Konser Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konser Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2010 Salı

YIllarca beklenen U2 Konseri


Evet şaşırtıcı oldu. Siteye U2 konseri izlenimlerimi yazmak için girdim ve gördümki yorumlarımı bekleyenler var :) Bayram boyu bilgisayardan uzak kaldım ve U2 konseriydi, Dünya Basketbol Şampiyonasıydı, Referandumdu derken baya bi yalpalandık ve şimdi toparlandık. Evet destur varsa başlayalım efsane konserin anlatımına;

- "Abi zaten pazartesi, zaten ramazan, zaten taaa bilmemnerde kim gelecek konsere, bence pek kalabalık olmaz. Zaten stadyum asla dolmaz o kadar insan metal festivaline gelmedi U2'ya mı gelecekler" Evet bunlar benim konser öncesi söylediklerimdi. Nitekim pazar günü sekiz saat sağanak istanbul yağmurunun ardından moraller iyice bozuldu ve kimsenin gelmeyeceği fikri iyice yerleşmişti kafaya.

12 yıldır U2 dinliyordum ve bu konseri heyecanla bekliyordum. Gerçekten çocukluk hayalimdi onları canlı izlemek. Yaşlandılar, politikleştiler, kalitesiz müzik icra etmeye başladılar ama U2 benim için hala U2 idi. Geçen yıl Oğuz'un Zagrebten getirdiği izlenimlere iyice özenmiştim ve bu sahneyi, bu adamları kesinlikle görmeliydim. Küçükken kendi kendime aldığım bir karar ise şuydu bu konuda. "Eğer yeterince param olursa ve 30 yaşıma kadar hala onları izlemediysem kesinlikle U2'yu ve Aerosmith'i izlemeye yurtdışına gitmeliydim". Ben ortaokulda kasetleri çevirip çevirip dinlerken U2'yu ne MTV ne NR1 ne de başka bir müzik kanalı pek önem vermezdi gruba. Bırakın televizyonlarda röpörtajı çıkması, gazeteye çıkması, klipleri bile nadiren gösterilirdi. 98 yılında Sweetest thing biraz rağbet gördü hatırladığım. Konser öncesi bi baktım gazeteler kuponla DVDlerini veriyor. Hergün Doğuş medyada mutlaka haberleri var, Yekta Kopan gidip dünyanın bi ucunda röportaj yapıyor. Vay be dedim ne grupmuş. Görende Beatles dirildi birleşti sanacak.

İki paragraf daha konsere gelmeyi düşünmüyorum :) bu yüzden atlayarak okuyacaklar için ön bilgi vereyim dedim. Herneyse geçen yıl konser için açtığım facebook event bir anda yüz küsür kişiye ulaştı. Türkiye fan klübünden mesaj geldi birleştirmek için falan. Bi anda birsürü adam fanklübe üye oldu hergün videolar paylaşılıyor U2 seceresi anlatılıyor. Noluyor lan benim odamda sadece yedi yıl önce özenle hazırladığm bir poster, birkaç değerli plak ve tüm CD kataloğundan başka pek birşey yok. Herkes Yutucu olmuştu. Aslında güzel bir görüntüydü benim için :) Çünkü yıllarca dinlediğim onlarca grubu zaten pek kimse bilmez, fakat ilk dinlediğim grubu bir anda herkes konuşur olmuştu.

Gelelim U2ya olan bu ilginin kaynağına. Egemen Bağış diye bir adam var biliyorsunuz. Avrupa birliği baş nane limonu. Vatandaş gitmiş 2010 kültür başkenti olayını Bono'ya övmüşte övmüş. Bonoda tamam hadi aldık sizide turnenin arasına demiş. Yani abartılacak pek birşey yok. Yani aslında yıllarca U2'nun Türkiyede konser vermemesinin sebebi ne asparagaslarda olduğu gibi ne insan hakları cart curt ne de U2'nun başka bir tavrı. Daha önce bir yazıda bundan bahsetmiştim zaten. Konser verilmemesinin benim kanımca sebebi birincisi ortadoğu ülkesi olmamız ve "burada kim dinler lan bizi" zihniyeti ayrıca bilet fiyatlarının yeterli yükseklikte olmayacağı. Bu yüzden hiçbir organizasyon firması gidip teklif bile etmemiş sanırım. Herneyse; olay bir anda büyütüldü ve sanki hükümetin bir başarısıymışçasına gösterildi ve seçim hatta referandum propagandasına dönüştürüldü. Yandaş medyada "Bono da EVET diyor !" falan gibi garip ve anlamsız haberler çıkmaya başladı. Recep bey U2'yu çaya davet etti falan filan boğazda yüründü birlikte allah allah. Yani eminim siz akıllı ve mantıklı arkadaşlarımın çoğu da bir anda U2 antipatisi hissettiniz kendinizde. İçimizde müziklerini sırf bu yüzden eleştirenler bile türedi. Velhasıl kelam akabinde ve detayında bir konser siyasi bir gövde gösterisine dönüştü. Ve tüm sorumlusunun Bono olduğunu söyleyebilirim kanımca.

Gelelim konsere. (Sözümü tuttum :)) Cumartesi ve pazar istanbulda geçen haftasonumuz bitti ve pazartesinin bulutlu sabahına uyandık. Saatler geçti geçti ve akşam 21:30'da başlayacak konsere saat 18:30'da gayrettepe mevkinden yola çıktık. Çok sevgili Mete Tekindal beni kardeşimi ve sevgilimi arabasıyla taa konser stadyumuna kadar götürdüğü için minnettarım. Neden mi minnettarım ? Çünkü o stadyum emin olun İstanbulda değil. Tekirdağda bana sorarsanız. Evet yola çıktıktan tam iki saat kırkbeş dakika sonra ulaşabildik konser alanına arabayla. Evet yanlış değil 2 saat 45 dakika gittik TEM otoyolunu. Zaten son iki üç km'yi yürüdük stadı gördükten sonra. Mete arabayı mahşere parkedip geldi. Şanslıydık ki konser 22:00'de başladı.

Konserdeki parça listesi sırasıyla şöyledir ;

Return of the Stingray Guitar
Beautiful Day
New Year's Day
Get On Your Boots
Magnificent
Mysterious Ways
Elevation
Until The End Of The World
I Still Haven't Found What I'm Looking For
Pride (In The Name Of Love)
In A Little While
Miss Sarajevo
City Of Blinding Lights
Vertigo
I'll Go Crazy If I Don't Go Crazy Tonight (Remix)
Sunday Bloody Sunday
Mothers of the Disappeared
Yiğidim aslanım burda yatıyor
Walk On
----Bis---
One
Where The Streets Have No Name
----Bis---
Ultraviolet (Light My Way)
With Or Without You
Moment Of Surrender

Sürpriz şarkılar vardı görüldüğü gibi. Tabiki 2000 yılı sonrası ağırlıklıydı fakat ben ve tüm U2 severler 2000 yılı öncesi şarkılarda daha çok coştu. Konserde öğrendiğimiz bir diğer bilgi ise Türkiyede en çok bilinen ve dinlenen şarkı With or Without You imiş. Tribünden izleyen bir arkadaşımın dediğinin aksine ses sisteminin oldukça iyi olduğu kanısındayım. Bas sıkıntısı vardı dediği gibi ama çok kötü gelmiyordu bize. Inner Circle denilen sahnenin bir parçası olan kısmın dışında biraz geride izledik konseri.

Birazda sahneden bahsedeyim. The Claw ismini verdikleri sahne beş yıl boyunca tasarlanıp inşa edilmiş, fakat değmiş. Oldukça yüksek, geniş ve ışıklı bir oluşum. Fotoğraflarına ve detaylarına bakarak fikir sahibi olunuyor fakat konseri yaşarken bu maddenin garip garip sürprizleri ortaya çıkınca iyiki yakından görmüşüm deniliyor. Adam boyu çapında disko topu olsun, renkten renge giren ayak kaplaması olsun, inner circle kısmına birleşen tekerlekli yürüyüş yolu olsun ve en çarpıcı olarak petek petek ayrılan dev hidrolik ekranı olsun bu sahne gerçekten çok başarılı. Son olarak şunu belirtmeliyim. Konser bitip ışıklar yandığında sahnenin dört ayağının tepesinden zincirlerle dörder kişilik dört ekip indi. Baktıkki adamlar konser boyu bilmem kaç metre yukarda ışık tutmuşlar. Vay anasına sayın seyirciler ! Fakat tüm zıbıtlar ve gösteriş bir yana sahnenin en işe yarar özelliği gerçekten 1.60 boyunda insanların bile uzaklardan tüm grubu ve gösteriyi rahatça izleyebilmesiydi.

Konser başlamadan önce bu garip sahnenin dev ekranında saniye dakika ve saat kadranı olan ve etrafında da dakikaları gösteren çentikler olan bir saat animasyonu vardı. Fakat izleyicilerin tek tek farkettiği üzere bu saat doğru saati göstermiyordu. Dikkatimizi başka şeylere verdiğimiz esnada yanımızdaki insanların saatin hızlandığını konuştuklarını gördüm. Baktım ki belirgin bir şekilde saniye hızlanmaya başladı. Konser öncesi çektiğimiz sahne fotoğrafında o saati görebilirsiniz. Sonra dahada hızlandı dahada hızlandı. Artık anladıkki onikiyi vurduğunda başlayacaktı konser. Akrep yelkovan ve saniye 12'de birleşti ve durdu. Ama başlayan birşey yoktu. Tekrar dakika yavaş yavaş ilerlemeye başladı fakat bu sefer çevresindeki çentikleri parçalayarak ve etrafa dağıtarak ilerliyordu. Tüm çentikler parçalandığında tekrar saat tamamlandı 12de ve durdu.

Konserdeki bir diğer ticari strateji şu yöndeydi "Lan nasılolsa U2'nun en ucuz konseri bu, madem öyle yiyecek içecek fiyatlarını şişirelim çılgınca" Ve eminimki yiyecek içecekten konser biletinden kazandıklarından fazlasını kazandı organizatör firma. Bilmiyorum artık nasıl paylaşırlar. Zaten biz almasak bile yabancılar kapış kapış alıyorlardı dandik hotdogları. Neyse bu bilgi konser atmosferini bozacak bir konu olduğu için fazla üzerinde durmuyorum :)



Arkadaşlarım dandik hotdog ve su kuyruğu beklerken aniden dev ekrandaki saat kayboldu ve David Bowie'nin Space Oddity parçası başladı. Durumu anlayanlar "OoooooOOOaaa" diye bağırırken bende onlara katılarak önlere doğru ilerledim. Işıklar söndü ve yıllardır tüm konserlerinde olduğu gibi dev ekrandan sahneye geldikleri yolda grup elemanlarının görüntüsü siyah beyaz yansıdı. Bir yandan ".... ground control to major tom" diyordu kulaklarımızda Bowie diğer yandan U2 geliyordu sahneye.

Yukarıdaki listede Return of the Stingray Guitar yazan kısım aslında bir U2 şarkısı değil. Ya sadece konser için oluşturulmuş bir parça ya da cover birşey bilmiyorum fakat sözleri yok ve Bono sadece "İstanbul" hatta "Yvestanbüuuul" diyerek bu parçaya eşlik etti. Arkasından Beautiful Day başladı ve herkese konserin olduğu günün ne kadar güzel olduğunu müjdelercesine söylendi. Hemen arkasından New Year's Day gerçekten bu konserin olmazsa olmazıydı ve otuz yıldır olduğu gibi harikaydı bence. Ardından iki son albüm parçası geldi. Birisi çıkış şarkısı olan Get On Your Boots diğeri ona göre biraz daha güzel bir şarkı olan Magnificent. Ben pek bunlar üzerinde duramıyorum çünkü yıllardır dinlediğim şarkılar değil. Ama konserin heyecanı zaten o şarkıların nakaratlarını da insanlara söyletmeye yetiyordu.

Zaman zaman arkama dönüp insanlara baktığımda tribün ve sahadaki, gayet eğlendiklerini ve bazı popüler parçalara eşlik ettiklerini gördüm. U2 Türkiyeyi sevdiği gibi Türkiye de U2'yu sevmişti kanımca. Ta ki Bono boğaziçi köprüsünden bahsedene kadar. Adam dediki "Köprünüz çok güzel sadece doğuyla batıyı değil kültürleri ve insanları da birbirine bağlıyor" Güzel buraya kadar bizde seni seviyoruz. Fakat sonrasında " Egemen Bağış bana köprüyü gezerken önemini ve güzelliğini anlattı" benzeri bir cümle kurdu ki kıyamet orada koptu. İnsanlar yuhalamaya başladılar fakat adam istifini bozmadan iki üç cümle daha söyledi. Fakat bu iki üç cümle sürerken yuhlama dahada etkin bir hale gelince Bono kendinin dinlenmeyeceğini düşünmüş olacakki "Neyse tamam siyasetçi ismi vermeyeyim bundan sonra sadece köprüden bahsedelim" diyerek durumu yumuşattı. Zaten basında çıkan haberleri görmüşünüzdür. "U2 önce yuhalandı sonra alkışlandı " falan gibi. Ama bana sorarsanız Bono veya U2 anladılarki AKP zihniyeti ve AKP taraftarı insanların pekte U2'yu sallamadığı hatta U2'yu bir uzay gemisi veya gezegen sandıkları. Zaten dünyaca ünlü rock grupları memleketim coğrafyasında din sömürüsü yapıp siyaseti din propagandasıyla birleştiren insanlara pek hitap etmez. Şeytanın müziği onlar (bkz. Black Sabbath)

Gözlerimiz Mysterious Ways'de dansöz aradı. Nitekim dansözün memleketine gelmiştin, gidip avrupada değil burada yapacaktın o gösteriyi bence. O olmadı. Until the end of the world herzamanki gibi albüm kaydından çok çok daha iyi ve geçen turneden dahada gelişmiş gitar solosuyla ortaya çıktı beni benden aldı. I still haven't found what im looking for şarkısı nasıldı pek hatırlamıyorum çünkü o sırada Güheri kameraya çekiyordum çok daha eğlenceliydi. Pride başlamadan önce Martin Luther King videosu izledik dev ekranda ve duygulandık tabiki. In A Little While başladığında Bono sahneden bir kızcağızı yanına aldı ama kız artık şaşkınlıktan mı yoksa umursamazlıktan mı bilemiyorum, ne doğru düzgün dans etti Bonoyla ne de şarkının sözlerini biliyordu. İlerleyen zamanda Bono kızın kucağına yatıp öyle devam etti parçayı söylemeye ve orjinalinde ".... since she was a girl with spanish eyes" kısmını "turkish eyes" olarak değiştirerek söyledi. Miss Sarajevo hem savaşı hem de merhum Luciano Pavarotti'yi hatırlamamıza ve anmamıza yardımcı oldu. Parçada Pavarottiye ait kısmı Bono sesi yettiğince taklit etmeye çalıştı ve başarılı da oldu sanırım. Vertigo'da dikkatimi çekip hoşuma giden kısım Bono'nun kameraya iyice yaklaşıp ".... just gimme what i want and no one get hurts" kısmını söylemeden sadece ağızını oynatmasıydı. Nitekim seyircilerden o sözler geldi zaten ve güzel bir görüntü oluştu. I'll go crazy parçasında da yukarıda yazıldığı gibi remiks çalındı ama remiks dediğin sadece davul yerine Larry'nin davulun başından kalkıp yürüyerek tumba çalmasıydı. Ama güzeldi başarılıydı. O aralarda bi yerde işte o ekran petek petek ayrıldı aşağı doğru ve herkes telefonları kameraları çıkardı "oha lan" nidaları eşliğinde o garip görüntüyü çekti. Bono hepimize Sunday Bloody Sunday sözlerini ezberletti. Ve sonunda Mothers Of Dissappeared parçasına geldik



Bu şarkıda Zülfü Livaneli sahneye şaşırtıcı bir şekilde geldi. Kimse onun geleceğini bilmiyordu galiba. Yani NTV bile bunu önceden haber yapmadıysa ki bildiğim kadarıyla yapmadı, başarılı bir sürpriz oldu. Mothers of Dissappeared'ın sözlerini güzel bir ingiliççeyle söyledi Bono ile birlikte. Tabiki ülkemizde yapılan binlerce insan hakları ihlalinden birini örnekleyip ".... and remmember Fehmi Tosun" diyince biraz sinirimiz bozulmadı değil. Merak edenler U2'nun sitesinden veya benim feysbukta paylaştığım bağlantıdan konuyu öğrenebilir. U2 konserden sonra Fehmi Tosun'un ailesi ile de buluşmuş poz vermiş falan hatta. Sonrasında Livaneli ingilizce teşekkür etti U2'ya. Konser boyunca yapılan tüm ingilizce konuşmalar bir simultane çevirmen tarafından msn notasyonuyla harfler atlanarak türkçe bir şekilde dev ekrandan altyazı geçildi, garipti. Sonrasında o tüm gazetelere manşet olan olay gerçekleşti ve Zülfü Livaneli Yiğidim aslanım burda yatıyor'u söyledi. Gönül isterdiki Bono 'da buna eşlik etsin fakat gerek kalmadı çünkü tüm stadyum hiçbir U2 parçasına eşlik etmediği gibi hepbir ağızdan bağıra bağıra söyledi parçayı. Nitekim biraz "Bak Bono efendi sen söylüyosun rock falan iyi hoş ama gerektiğinde bu gençler tek yürek vatanın en duygusal halk türkülerine de eşlik etmesini bilir, benliğini hiçe saymaz" raconu oldu, iyide oldu.

Akabinde Aung San Suu Kyi'ye ithaf edilmiş Walk On söylendi ki gayet güzel bir performanstı. Özellikle ekrandaki görüntülerle birleşince daha anlamlı oldu. O teyzede Burma'da ev hapsi cezasına çarptırılıp siyasi nedenlerden dolayı yıllardır bu cezayı çekmekte olan biri. Ve sonrasında grup sahneden ayrıldı. Bitti sanmadık tabiki. Bir dostluk kardeşlik ve dünya barışı temalı bir video gösteriminden sonra tekrar sahneye çıktılar ve Bono o yeşil gitarını alıp One söylemeye başladı. 1993te yapıldığı üzere dünya dillerinde monitörde "One" kelimesinin karşılıklarını göremedik. Görseydik şayet arada "Bir" de çıkıyor olacaktı. Onu kaldırmışlar demek şovdan. Fakat parça birçok insanın hepbir ağızdan söylediği bir Lennon şarkısıymış gibi keyifli bir hal aldı. Geçen yıl Zagreb konserinden beni telefonla arayıp bu şarkıyı dinleten ve şu an vatani görevini Kars/Sarıkamışta icra eden Tankçı Astteğmen Oğuz arkadaşımıza selam ederim. One arkasından acilen Where the streets have no name geldiki bunu anlatmaya pek gücüm yetmiyor. Sadece yanımda olanlardan bunu dinleyebilirsiniz galiba. Bu şarkı benim en çok sevdiğim ve en çok etkilendiğimdir.

Ardından tekrar grup sahneden gitti ve bir çizgi animasyon video başladı. İki uzaylı dar bi uzay gemisinde giderken muhabbet ediyorlar bu videoda. Biri diyorki şurda bi yıldız gördüm galiba tekrar gelecekler gibisinden birşey sonradan 1993 model albümünün kapağı olan starchild mı ne öyle bişiydi bi illustrasyon çocuk var o bişeyler bişeyler anlattı garip bi ses tonuyla zaten anlayamadık. Kesin sosyal mesaj vermiştir diye düşünüyorum. Daha sonra onun şekli ortasında top olan bir daireye dönüştü ve o daire monitörden sahneye indi. Bi baktık ki Bono'nun elinde o şekilde neon kırmızı ışıklı garip bir mikrofon var yukarıdan kabloyla sarkıtmışlar. Ve Ultraviolet başladı. Bu parça benim favorimdir ama bu güne kadar hiçbir turnede söylenmemiş, bu da benim iyi şansım oldu artık. O bittikten sonra tüm sevgililerin ve herkesin heyecanla beklediği With Or Without You başladı. Etrafta sevişenler french kiss öpüşenler falan filan derken hep bir ağızdan -öncede dediğim gibi Türkiyede U2'nun en çok bilinen şarkısını- söyledik. Kapanış parçası beni pek tatmin etmeyen son albümdeki Moment Of Surrender'dı. Sakin ve bitişi getiren bu parçadan sonra grup sahneden ayrıldı. Ayrılırken Bono bizlere çok teşekkür etti ve "Arayı açmayalım tekrar görüşürüz" dedi. Bana biraz Metallica konserlerini hatırlattı. Onlarda öyle diyip iki üç yılda bir gelir olmuşlardı. Umarım U2'da böyle olur :)

Propagandalarıyla, siyasi göndermeleriyle, tepkili ve akıllı seyircisiyle, Türkiyenin değişik mozaik yapısının büyük bir stadyum konserine yansımasıyla, U2 otuz yıllık kariyerinin şarkılarını seslendirdi İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadyumunda. Ve sanırım 6 Eylül 2010 tarihli bu konser Türkiye için rock konseri organizasyonlarında büyük bir başlangıç olarak hatırlanacaktır. Umarım daha meşhur ve Türkiyeye para kazandıracak gruplarda ülkemizi ziyaret edip bu tip stadyum konserleri verirler.

Biz erdik muradımıza siz çıkın kerevetine. Bir başka konserde görüşmek üzere ve unutmayınki "more you take is less you feel, less you know is more you BELIEVE" . Sevgiler.

27 Temmuz 2010 Salı

The Cranberries Çeşme Alaçatı Seaside Konseri


Tarihler 23 Temmuz Cumayı gösterdiğinde, yine bir dağılan grubun birleşip sevenleriyle buluşması efsanesine tanıklık yapmak için Alaçatı'nın yaklaşık 15km içerisinde deniz kenarındaki Seaside Beach Club'ta idik. Benim gibi otuzlarına yaklaşan ve hatta biraz geçmiş olan insanların ortaokul yıllarında kasetleri eskitircesine parçalarını ezberlediği The Cranberries, yedi yıl sonra tekrar bir araya gelmiş ve bu kez konser vermek için Çeşme'nin dolunayının yanını seçmişti. Tabiki bizde oradaydık ve sesimiz kısılana kadar şarkılara eşlik ettik.

Dolores O'Riordan'ın muhteşem yıllara meydan okuyan bir gram detone olmayan sesi, bizlere Cranberries'in tam bir konser grubu olduğunu gösterdi. Ses düzeni, gitar tonu, klavyenin synth efektleri kısacası tüm grubun performansı harikaydı. Nitekim "Everybody else is doing it, so why cant we" "No Need To Argue" "To The Faithful Departed" ve "Bury The Hatchet" albümlerinin her notasını hatırlayan ben konserde albümleri aratmayacak bir performans gördüm.

Şarkı listesi elimdeydi hemen hemen biliyordum neler çalınacağını, fakat her parçada ayrı ayrı heyecanlanmamı ve ayaklarımın battığı kumlarda zıplamamı engellemedi. Oldukça kalabalık olan Seaside Beach Club, dolunayın denize vurması ve dalgaların ayaklarımıza kadar gelmesi ile bize unutulmaz bir konser deneyimi yaşattı. Gerek 50bin kişiyle stadyum konseri izlemiş olun, gerek oniki saat ayakta yağmurda bir grubu beklemiş olun, gerekse muhteşem sahne ve ışık şovlarıyla bezenmiş bir konser izleyin, inanın bana hiçbiri bu etkiyi yaratmaz.

Gelelim şarkılara. "Wake up and Smell the Coffee" albümünden "Analyse" ile başlayan konser hemen akabinde Dolores'in ertesi gün çocuklarını Disneyland'e götüreceğini ve çocuklar için yazdığını belirttiği Animal Instinct ile bizi gençliğimize götürdü. Linger olsun, Just My Imagination olsun bize hayatın anlamını sorgulatmaya yetti. Ode To My Family'de hüzünlenelim derken Salvation ile bir anda binlerce kişinin bağırdığını gördük. Hemen ardından ilk hit olan Ridiculous Thoughts geldi capcanlı.

Parça bitince kısa bir sessizlik oldu, insanlar kendi aralarında fısırdaşırken sönmüş olan sahne ışıkları Dolores'in beyaz akustiği ile arkasını dönmesi ile yandı ve o herkesin beklediği an geldi. Zombie !

Konserde görülmeye değer olan deniz, kum, mehtap veya Dolores'in arzı endamı dışında, ellerinde fotoğraf makinesi cep telefonu ve kayıt yapabilecek birşey olanların Zombie başladığında oluşturduğu ışık şovuydu kanımca. Tüm insanların yıllardır bunu canlı dinlemek istediğini anlamış olacakki grup gerçek bir heyecanla çaldı parçayı. Ve bis...

Eğer bir şarkı seçmem gerekirse Cranberries'ten beni darmadağın duygulara sürüklemesi gereken, bu kesinlikle "Shattered" olurdu. Öylesine harikaydı ki sesi bunu söylerken kısa bir süre kendime gelemedim diyebilirim. "Put Me down" ve "Still Can't" şarkılarını usulca dinledikten sonra bir anda giren "Promises" beni tam anlamıyla çıldırttı ve kumları savurarak zıpladım. Zıpladım zıpladım zıpladım hiç durmadım taa ki son parça "Dreams" başlayana kadar. Dreams yine bize bir hayat dersi verdi ve Dolores "Hayatta gerçekleştiremeyeceğiniz şeyler için üzülmeyin arkadaşlar" dedi ve gitti.

Evet gözlerimizin önünden The Cranberries geçti ve biz gözlerimizi tekrar onlar sahneye çıkana kadar kapadık. Biz erdik muradımıza, kaçıranlar üzülsün bahtlarına.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Jean Michel Jarre İstanbul Konseri


Tarihler 15 haziranı gösterdiğinde İstanbul yine bir ilke şahit oldu. Elektronik müziğin 70lerdeki birkaç efsanesinden biri olan Jean Michel Jarre Kuruçeşme Arenada bizleri büyüledi. DVDlerden izlemeye alışık olduğumuz lazer şovlarıyla küçük kalabalığı coşturan JMJ tavırlarından anlaşılacağı gibi bizden çok eğlendi denilebilir. 50 küsür yaşında bi adama göre azımsanmayacak bir enerjisi olup yerinde hiç duramayan ve klavye klavye synthesizer synthesizer koşturan abimiz, bizlere Theremin (araştırıverin gari ne olduğunu) MiniMoog ve Laserharp gibi garip şeyler bile çaldı. Helal olsun adama dedirtti. Hayatında hiç JMJ dinlememiş arkadaşım dahil "aaa ben bu bu bu şarkıları biliyorum ne güzelmiş" dedi. Zaten çoğu telefon melodisi olmuş durumda çoktan :)

Konseri beklerken en ön sırada Waiting for Costeu albümünden ambient tarzda olan aynı ismi taşıyan 28 dakikalık parçayı dinledik ve baygınlık geçirdik diyebilirim. Arka taraftan tribünden seyircilerin içinden yürüyerek gelip sahneye çıkışı büyük ilgi topladı sanatçının. Konserin ilk bir saati tam anlamıyla doğaçlama deneysel garip parçalar ile doluydu diyebilirim. Bir Kraftwerk havasına bürünmüş diğer üç konsoldaki amcalar büyük konsolda binlerce kablo düğme ve tuşlu çalgılarla bezenmiş Jean Michel'e arka plan müzisyenliği yapıyorlardı. Aslında bu tarz müzikte pek ayırt edilemiyor olsa da kimin ne çaldığı, açıkçası bu konser için öyle değildi.

Kariyerinde hiç Türkiyede konser vermemiş olan sanatçıyı birçok bekleyen olur sanıyordum ama zaman gösteriyorki o şaşalı dönemlerindeki dinleyicileri pek kalmamış artık. Yine de eski ve yeni akıllarda yer etmiş parçalarını bizlerden esirgemeyen ve albüm kayıtlarından oldukça farklı beğenimize sunan Jean Mİchel'e teşekkür eder, tekrarını isteriz.


Konuyla ilgili ekşi sözlükten bir alıntı ve laser harp dahil üç you tube videosu

Konserin Habertürk sitesindeki "Bu adam tam bir deli" başlıklı haberi


Jean Michel'in kendi ağzından İstanbul izlenimleri

Bizim gözümüzden arkordeonu ile JMJ :


Parça listesi muhtemelen şöyleydi ;
1. oxygène 2
2. magnetic fields 1
3. equinoxe 7
4. equinoxe 5
5. rendez-vous 3
6. magnetic fields 2
7. souvenir of china
8. oxygène 5
9. variation 3
10. theremin piece
11. equinoxe 4
12. adagio
13. industrial revolution 2
14. rendez-vous 2
15. rendez-vous 4
16. chronologie 6
17. chronologie 2
encore:
18. oxygène 4
19. oxygène 12
encore 2:
20. calypso 3

6 Temmuz 2010 Salı

13 Haziran Eric Clapton & Steve Winwood Konseri


Eric Clapton dendiğinde hepimizde bir his uyanıyor elbet. Bazı sıkı blues fanatikleri sevmesede Eric Clapton ingiliz blues sektörünün en çok para kazanan ve deyim yerindeyse bu işin kaymağını yiyen adamdır. Fakat bir sanatçıyı yermek onun sürekli kötü işler yaptığını göstermez pek tabi. Hani bir tabir vardır "Bu kadar adam seviyorsa, bişey vardır be abi" denir ya. Aynen öyleydi. Çok kalabalıktı çook.

13 Haziran Pazar günü o "bişey"i gördük. Eric Clapton ve Steve Winwood sahnedeydi ve kelimenin tam anlamıyla bizi R&B ve Blues'a doyurdular. Had to cry today ile başlayan konserde o anlarda ben, Atıl, Güher ve Tekindal hala Kuruçeşme arenaya girmenin bir yolunu arıyorduk 16bin kişi arasından. Can't Find My Way Home ve muhteşem Traffic standardı Dear Mr. Fantasy diğer güzel Winwood parçalarındandı. Adamın sesinin eskimemesi bir yana gayet hammond'ı öttürdü diyebiliriz. Argo tabirlerle devam etmek gerekirse Steve Winwood bize Georgia On My Mind çaldığında hepimiz kafadan koptuk be bilader.

Ciddileşelim. Dııımdıııdııınııı Cocaine, Dııımdıııdııınııı Cocaine. E tamam bizde çalıyoruz ne var be hafız. En arkadan konseri dinleyen ben Eric Clapton çalarken ayrı bir şarkı dinliyormuşçasına heyecan duydum. Nitekim Cocaine bir JJ Cale parçası olmasına rağmen Clapton yıllardır gayet güzel icra etmekte ve sahiplenmekte. Vakit geçti vakit geçti falan tabi arada bilmediğimiz şarkılar falan girdi derken bi baktık Clapton akustiği aldı eline ve Layla başladı. Hemen sms çektim sevgili happy owl arkadaşımıza. Biraz sanki zorladı da zorladı Layla'yı üstad. Ama inanın o yavaş tempoda ve o tonda hiç bir kaydı yoktur. Eminimki dinlediğim en iyi Layla'dır.

Yahu Crossroads dinledik daha ne olsun derken, bi anda Voodoo Chile başladı ve gerçekten birisi çıkıp Jimi Hendrix'e saygı parçası çalacaksa bu kesinlikle o anda o adamdan o şarkı idi. Vay be dedim kendi kendime. Hadi Georgia on my mind hiç beklemiyordum ama Voodoo Chile da hakkaten sürpriz ve bambaşka oldu. Hiç kısaltmadan gayet babalar gibi uzun uzun çaldı Clapton siyah beyaz stratı ile. Nispet mi istiyorsunuz kardeşim alın size konser nispeti !! ooooh.

1960larda Cream'a can veren Eric Clapton ve aynı dönemde Spencer Davis Group ve Traffic'e can veren Steve Winwood'u birarada izledik kısacası. Ağzımızın payını aldık döndük. Ha noolur ? Vay efendim bi BB King gelir, bi Robert Cray gelir, bi Robben Ford gelir hatta hatta bi Peter Green gelir karşılaştırırız beğenmeyiz Clapton'u . şaka şaka :) ne haddimize.

Buyrun çalınan parçaların listesi.
1. Had to Cry Today
2. Low Down
3. After Midnight
4. Presence of The Lord
5. The Shape I'm In
6. Glad
7. Well All Right
8. Tough Luck
9. While You See a Chance
10. Key to The Highway
11. Midland Maniac
12. Crossroads
13. Georgia on My Mind
14. Driftin'
15. How Long
16. Layla
17. Can't Find My Way Home
18. Gimme Some Lovin'
19. Voodoo Chile
20. Cocaine
Bis:
21. Dear Mr. Fantasy

2010 Türkiye Konser Çılgınlığı


Bir gün ekşi sözlükteki gibi bir başlık açacağımı biliyordum konserler adına. Ve işte oldu. Gerçekten çılgınlık düzeyine ulaştı. Siz meraklı (!) DERLEME okurları için tümünü takip ediyorum. Geçmiş ve gelecek olan tarihlere ve kısa detaylara bir göz atalım, daha sonra da konser konser fotoğraflar ve yorumlar ile donatalım. hayde...

Yazın gelişiyle 13 Haziran günü Eric Clapton ve Steve Winwood Kuruçeşme arenaya teşrif ettiler, biletler 100 lira idi ve konser tam anlamıyla bir izdihamdı. 16,000 bilet satıldığı yönünde resmi olmayan bir bilgi var.

Tam iki gün sonra 15 Haziran salı günü dünyaca ünlü elektronik müzik virtüözü Jean Michel Jarre tarihte ilk defa İstanbuldaydı. Kuruçeşme arenada gerçekleşen muazzam görsel ve işitsel şova ilgi büyüktü diyemeyeceğim. Fakat JMJ kendi ile bizi de eğlendirmeyi başardı.

İki hafta sonra yerler ayarlandı, biletler hazırlandı ve Türkiyede tüm yıl boyunca konuşulmuş olan Sonisphere için yola çıktık. Üç gün süren festivalde dev isimler sahne aldı. Bunlar sırasıyla Alice In Chains, Rammstein, Manowar, Accept, Anthrax, Megadeth, Slayer ve Metallica idi.

Yarın yani 6 Temmuz salı günü Ankara ODTÜ Vişnelikte Pink Martini konseri gerçekleşecek. Son albümleri Splendor In The Grass turnesi kapsamında bizlere Contemporary Rock ve R&B türünü icra edecekler.

6 ve 7 temmuzda İstanbul Jaz Center diye bir mekanda jazz'ın garip gitaristi Mike Stern grubu ile birlikte olacak. Bilet fiyatları bi garip. Biletix sapıtmış kategorisiz enteresan cümleler yazmışlar. Stern beraberinde Dave Weckl'ı ise davulcu olarak getirecektir, meraklılara duyurulur.

Yine 7 Temmuzda pek te sevmediğim Eros Ramazotti (babamın değimiyle Aşık Ramazan) Kuruçeşmede sahne alacak.

Bizleri film müzikleriyle etkileyip bunalıma ve iç dünyamıza sürükleyen Yann Tiersen 11 Temmuz günü İstanbulda olacak. Ha hangileri derseniz filmler için : Amelie ve Goodbye Lenin. tabiki fazlası adamın çok sayıdaki albümlerinde mevcut.

13 Temmuz günü ise Trip hop denilen türü yarattıkları iddia edilen ünlü Teardrop parçası beynimize kazınan Massive Attack Kuruçeşme arenada olacak.

15 Temmuz Perşembe günü efsane isim Tonny Bennett (evet hala hayatta) Kerem Görsev Trio ile Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosunda bir konser verecek. İzleyecek olan olursa kesinlikle anılarını dinlemek isterim.

17 Temmuz günü dans ve elektronik müziğin meşhur ikilisi Faithless, Maçka küçükçiftlik parkta sahne alacak. Ön grup olarak gayet isabetli olarak Bedük seçilmiş. Biletler 80 ve 180 lira.

19 Temmuzda Cemil Topuzlu'da Seal sahne alacak. Bu adamı da kim dinliyor hala bilmiyorum. Vardır seveni elbet.

23 Temmüz Cuma günü Çeşmede ve ondan bir gün önce İstanbulda 7 yıl aradan sonra Cranberries izleme şansımız olacak. Çeşmedeki konser için normal kategoriden bilet almış bulunmaktayım. Beklerim efendim.

Şimdi burda yerli grup ve müzisyenleri de eklersek listeye sonu gelmez. Fakat dikkatimi çeken ve kaçırılmaması gerek bir tanesi var ki o da .... sıkı durun... İlhan İrem. Evet sanatçı yine uzun bir aradan sonra 1 Ağustos günü Kuruçeşmede biz sevenleri ile buluşacak. ben giderim arkadaş ! 2006dan beri bekliyorum anasını satayım.

Daha sonra 14 Ağustosta yine İstanbulda Oi Va Voi konseri olacak. Kışın Ankarada izlediğimden dolayı gitmeyi düşünmemekteyim.

U2 izleyeceğiz ! detaya gerek yok.

Ozzy Osbourne son çıkardığı Scream isimli güzel albüm ile 30 Eylül günü bizlerle olacak. Daha öncede dediğim gibi, Ozzy yarasa cennetini boylamadan onu kaçırmamak gerek !

Aslında çok kısa süre sonra 2 Ekimde Scorpions sahne alacak yine İstanbulda. Grup bu yılın şubat ayında turneleri bitince dağılacaklarını açıkladığından son bir kez görmek gerekir kanımca.


Yani bildiğim kadarıyla hani bu kadar ama illaki gözümden kaçmış vardır bir iki tane daha. Onları da duyanlar not ediversin altına yazımızın. Sevgiler.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Vinnie Moore Ankara Konseri


Şubat ayı konserler ile geçecek dedik, öyle olmaya da devam ediyor. Cuma günü Dib sahnede performansını izlediğimiz ünlü gitar virtüözü Vinnie Moore idi. Ön grubun çıkmaması ile biraz erken başlayan abimiz başarılı gitar tekniği ve ekipmanı ile birlikte bizlere güzel bir gece yaşattı.

Ortalama 50-60 kişinin olduğu gecede Mike DiMaio'da vokal ve klavyeli çalgılar ile seyircileri coşturmaya çalıştı. Özellikle kendisinin parça aralarında seyircilere asi gözükmeye çalışan yaşlı hareketleri hepimizi bir stadyum konserindeymişiz gibi hissettirdi :) Ayrıca basçı abimizin Atilla Atasoy'un kötü taklidi gibi sahnede yer almasıda yer yer bir tebessüm etmemi sağladı. Bunun dışında davulcu abimiz gayet güzel tekniği ve soloları ile göz doldurdu. Her nedense tüm ekipmanı şahane ses verirken snare davulu biraz onlardan bağımsız bir bandoda çalışıyor gibiydi.

Herneyse, eleştiriler bitmez tabiki olumlu olumsuz. Çalınan parçalar arasında Meltdown, Time Traveler, Over My Head gibilerin yanısıra kendisinin bahsettiği Jimi Hendrix etkileşimli parçalar ve Free'nin All Right Now'ı ile Bad Company'nin Rock Steady'si var idi. Bis telaşı da ayrı bir komediydi. Grup sahneden inip seyircilerin arasından geçmek zorunda olduğu için biraz zorlandı tabi. Vinnie abi tekrar sahneye çıkıp "Gitmemize izin vermediler, biraz daha ister misiniz ?" diyince tabiki hepimiz coşkulu bir "yeeeeees" ile cevapladık.

Ankara rock dinleyicisinin kesinlikle memnun ayrıldığını sezdiğim bu konser yine yaş ortalaması biraz yüksek olanlardandı. Fakat gece bitiminde şikayet edebileceğimiz tek konu biranın 10 lira oluşudur. Atıl'ın Vinnie ile aynı karade pozu, Benim setlist kağıdı ile pozum gibi değerli kareleri Facebook aracılığı ile görebilirsiniz tabiki :) Tekrar gelse tekrar gitsek dediğimiz güzel konserler arasına Vinnie Moore'u da eklemiş bulunuyoruz.

10 Şubat 2010 Çarşamba

Oi Va Voi Ankara Konseri izlenimleri


Oi Va Voi sanırım uzun zamandır insanların beklediği bir konserdi. Ankara konserinin Facebook grubunda katılacağını onaylayan 1008 kişi görünce bunu anladım. Nİtekim İnkılap sokaktaki EskiYeni barda bu kendini gösteriyordu. Oi Va Voi sahneye çıktığında içerisi hıncahınç doluydu.

Kısa süre önce dinleyip sindirdiğim bu şahane etnik tınılar icra eden grup, sahneyi de bir o kadar şahane doldurmayı başardı bu gece. Özellikle sahne performansı olarak kemancı ablamız damgasını vurdu geceye. Şahsen ben bu kadar çirkin ve seksi keman çalan bir kadın daha görmedim... harikaydı. Ayrıca tabiki zenci vokal ablamız, artık etiyopyadan mı nijeryadan mı bilinmez ama gerçekten muhteşem bir sesi vardı. Özellikle "Refugee" başlangıcında tüm seyirciler çığlık çığlığa idi. Ayrıca "Yesterdays" ve "Seven Brothers" gibi şarkıların yanısıra "Moonlight" parçasını da repertuvarlarına kattılar. Enstrümantal parçaların isimlerine pek hakim değilim fakat onlarda gayet güzel icra edildi. Grup; klarnet ve keman solo enstrüman olmak üzere ayrıca gitar bas ve davuldan oluşyordu.

Öylesine ilgi gördü ki konser, dışarıdaki kalabalığı gören sakarya esnafından birisi bana "abi burada ne oluyor ? merak ettikte" diyince, Oi Va Voi'yi açıklamam biraz güç oldu :)

Konsere benimle gelip, yeni müzikler ile eğlenen ve mutlu olan Oğuz arkadaşımıza teşekkür ederim. Konser sırasında tek üzüldüğüm nokta, şarj problemi yüzünden fotoğraf çekememe şanssızlığımız oldu. Onun dışında gayet güzel bir konserdi. Ayrıca grubun klarnetçisi abimiz ilk defa Ankaraya geldiklerini fakat daha sonra tekrar geleceklerini söyledi :) hadi yine iyisiniz.

Şubat ayı konser ayı olarak geçeceğinden her konser için elimizden geldiğince yorumları paylaşacağız. İyi geceler

18 Kasım 2009 Çarşamba

Blues Festival 2009

Eveet bir blues festivali daha geride kaldı. Geçen seneki junior faciasından sonra ne yalan sölyleyeyim ben de gidip gitmemek hakkın da tereddüt yaşadım. sonunda gitmeye karar verdim ve farmerfam le beraber festivalin yolunu tuttuk. ilk olarak

Ray Schinnery sahne aldı. elinde gitarıyla tek başına milleti havaya soktu. Baya hareketli çaldı.giyim tarzı dışında beğenmediğim bi şey yoktu müziği ve sahnesi gayet iyiydi. Bu arada giyim tarzı deyince sadece enine çizgili bir kazak giyiyordu amcam geçen seneki festivale gidenler varsa ordaki rezalet kıyafetlerle karıştırmasınlar söylediklerimi (;> İkinci olarak





Terry Evans sahne aldı. hem siyahi olup hemde japon a benzeyen klavyecisi vardı sonra gene çekik gözlü siyahi basçısı vardı basçısının yavaş şarkılarda taktığı şapkasını hızlı şarkılarda sahne kenarına atıp gülümsemeye başlaması ayrı bir hava katıyordu. ayrıca sanırım gözlerinin tamamen kapanmasına neden oluyordu. gitaristi los angeles polis departmanından emekli dedektif tipli bir adamdı. bateride ise italyan mafyasından fırlamış bir gömlek giyen ve tipide italyan mafya adamlarına benzeyen biri vardı. Bir iki şarkı sonra kendi aramızda Adamlar dünya karmasıymış yada Yaşasın UNISEF espirileri yapmamıza neden oldular. Genel anlamda iyi çaldılar. Terry bi ara seyircilerin arasındaki hatunlara laf atmaya başlayınca eyvah dedim bir facia daha mı geliyor ama neyseki bir iki espiri yaptı Terry ve müziğine devam etti(;> Ve son olarak Shemekia Copeland sahne aldı.

Shemekia nın basçısı rastalı saçlarıyla bir başka siyahi üstadımızdı. Garip yüz ifadeleriyle dikkatleri üstüne toplamayı başarıyordu.ayrıca stargate sg-1 izlemiş olanlar için tipi tam anlamıyla jafa ırkına benziyordu. oyüzden jafa cree dedik durduk kendisine (;> Shemekia abla gayet iyidi. sahne şovu grupça başarılıydı. ayrıca bi ara sahneye Terry nin italyan mafyası giyimli bateristiyle beraber iki hatun dans ederek girip hiç durmadan dans ederek çıktılar o da ayrı bir güzeldi. böyle samimi bir ortamda geçti konser. konser esnasında klise blues tabir ettiğim vaaz çadırlarının şarkılarından söylenmemesi beni sevindirdi. geçen sene çokça aleluya lı isalı şarkı dinlemiştik. henüz festival sizin şehrinize uğramadıysa, bence gidilir, izlenir dinlenir. Müzikle kalın . . .

8 Ekim 2009 Perşembe

RSF ve DORO





Pazar günü gittiğimiz RSF yani Rock Station Festivali saat 12' de başladı ve biz de erkenden 20:00 gibi orda olduk. :) İlk defa gittiğim bu festivali canlı canlı görünce, iyiki daha önce hiç gitmemişim oooh dedim. Bizim gittiğimiz saatte pek kalabalık değildi, herhalde 12'de damlayanların o saate kadar halleri kalmamıştır diye düşündüm, gördüğüm manzara karşısında.

Herkes hareket halindeydi, sahneye farklı farklı gruplar çıktı ama kimsenin konserle ilgilendiği yoktu bence. Çünkü çimlerde oturanlar ya sarhoş olmuş, mayışmış, birbirleriyle sohbet halindelerdi (bu seyirci en iyisiydi), diğerleri de ya boğuşuyordu (herkes birbirinin üstüne atlıyor) ya da koşuyorlardı :) Bizde sahneden uzakta bir köşede elimizde çay :) ortamı izledik, o gün Vişnelik böyleydi. Yani çoluk çocuk doluşmuştu festivale, tabi bir de Doro için gelenler vardı bizim gibi :) Bizde ayrı bir kategorideydik.

Saat 21.40 gibi çıktı Doro, neyse ki fazla kalabalık değildi, yani çocuklar gidince iyi oldu. Genel olarak 80'lerdeki parçalarından söyledi ama beklediğim birkaç parçası daha vardı, onları da söyleseydi keşke. Ses de çok kısıktı, sanırım çevreden şikayet gelmiş sesi kısmışlar. Seyirci de ölüydü, geçen uğramıştı sanki, sanırım önde durmak gerekiyordu, o taraf daha bir hareketli gibiydi. Ve en kötüsü de konser 1 saat bile sürmedi 22.30 falandı bitişi :(

Ay hiç iyi birşeyden bahsedemedim tek avuntum süper bir konser olmadı ama en azından Doro'yu canlı dinlemiş oldum...




11 Temmuz 2009 Cumartesi

06/07/09 Santana Konseri



Evet tekrar yine yıllar yıllar beklenen, beklenirken jenarasyonların değiştiği, uzadıkça içimizde "acaba gelmez mi ?" dediğimiz bir konseri daha beyinlerimize kazıdık döndük. Santana yirmi yıl kadar beklettikten sonra 12 bini aşkın türk seyircisini Turkcell Kuruçeşme arena'da memnun etti.

Bu tarz büyük konserlerden önce en çok yaptığım saçma eylem ekşi sözlükten konser hakkında birşeyler okumaktır ve sonunda sinirlenmektir. Evet bilet fiyatları pek uygun değildi ama bu İKSV denen kolpa aristokrat derneğin bize kazığıdır kanımca, Santana ile pek kişisel alakası olduğunu sanmıyorum. Nitekim bu tür sanatçılar yurtdışında daha yüksek fiyatlarda biletlerle stadyum dolduruyorlar, bir de bunu göze almak gerek. Herneyse kişilere kurumlara burada dil uzatıp şimşekleri üzerime çekmeyeyim de konserin güzel yönlerine geçeyim bir an önce :)

"I am a hippie and hippies believe in peace and love. hippies believe in miracles. the miracle is to be happy. be happy!" evet usta ne aldıysa bünyeye bu cümleleri savurdu bi ara :) Ardından da dediki " John Lennon Imagine, Bob Marley One Love, John Coltrane Love Supreme... we all believe in love" Ağırlıklı olarak bu havada devam etti latin ezgilerinin progresif rock havasına eşlik etmesi. Önemli hitlerinin yanın çok çok eski şarkılarına da yer veren Carlos Santana sayabildiğim kadarıyla 13 kişilik kadrosuyla coşturdu. Velhasıl kelam akabinde ve detayında iyiydi güzeldi ve değdi. Üç gün iki gecelik istanbul seyahatimize sponsor olup bize evini açan sevgili Tekindal'a teşşekkürü bir borç bilir, konserde bana eşlik eden yapımda ve katılımda emeği geçen herkese teşekkürler. (En net çıkan iki fotoğrafımı da paylaşırım... gerisi feysbukta)
Kendi web sitesinde açıklanan şarkı listesi aşağıdaki gibidir :

SET LIST:
TURKCELL KURUCESME ARENA
ISTANBUL, TURKEY 7/06/09

WOODSTOCK CHANT
1. SOUL SACRIFICE
2. INTO THE NIGHT
3 .LIFE IS FOR LIVING
4. INCIDENT AT NESHABUR
5. MARIA MARIA
6. FOO FOO
7. EUROPA
8. BATUKA/ NO ONE TO DEPEND ON
9. SHE’S NOT THERE
10. EVIL WAYS/ A LOVE SUPREME
11. HOT PANTS POWER
12. *SHE’S OUT OF MY LIFE
13. BMW/ GYPSY QUEEN
14. OYE COMO VA
15. SMOOTH/ DAME
-ENCORES-
16. CORAZON ESPINADO
17. JINGO
*1ST TIME PLAYED

3 Mart 2009 Salı

7 Pink Floydlar ve 2 Prenses ve Zeynep


Halen kimsenin yazmamış olmasına hayret ettim ve sabah koşuşturmacası başlamadan aklıma gelenleri yazayım dedim. Cuma gecesi Dib Sahnedeydik arkadaşlarla. Gelemeyenler gerçekten önemli bir cover grubu kaçırdıklarına emin olabilirler. Kısaca bahsedeceğim atmosfer, şarkılar ve herşeyden.

İstanbuldaki arkadaşlarımdan bu grubun gerçekten iyi olduğunu çoğu kez duydum. PinkFloydturk.net sitesinin kurucusu arkadaşım Okan, İstanbuldaki buluşmalar için bu grubun konserlerini tercih ediyordu. Ankaraya sanırım ilk defa geliyordu grup ve haftalar önceden haber almıştık. Afişleri de afilliydi. Dark Side Of The Moon albüm kapağındaki prizmaya giren ışın ve yansıyan renkler dumansallaştırılmıştı. Güzel bir grafik çalışması.

Neyse önemli olan müzik tabiki. Grubun gerçekten 9 üyesi var. Yani bu kabaca şu demek ; dört adamın 35 sene önce yaptıklarını hala canlı olarak çalmak için büyük efor gerekiyor. Nispeten de öyle. Grubun iki gitaristinin tercihi de stratocaster tonları idi. Özellikle ses düzeni konusunda çok çok çok iyiydi diyebilirim mekanın ve grubun hazırlığı. Bunu anlamak için bildiğiniz bir şarkının bas akrolarını çalarken basistin elinden takip etmeniz yeterlidir. Sizi ne kadar rahatsız etmeyen gerçeğine uygun bir bas tonu varsa o kadar güzel ayarlanmış demektir denge. Çift synth başarılıydı fakat özellikle Animals şarkılarında biraz daha iyi olabilirlerdi diye düşünüyorum. Geri vokaldeki sarışın ablamız gerçekten güzel bir sese sahip kanımca fakat dikkati vokalist olan Roger Waters'ın tüm "insane" seslerini başarıyla taklit eden abimiz dikkati hemen üstüne alıyor konserin ilk saniyelerinden itibaren. Ve son olarak davul için söylenecekler pek fazla birşey barındırmıyor, çünkü Pink Floyd şarkılarının davullarına yorum katmak pek yersiz olur. Onu birebir çalacaksınız eğer hakkıyla çalmak istiyorsanız ki davulcu abimizde bunu başarıyla yapan bir sanatçı.

Biraz an an konserden bahsedelim. İçeri girdik erken vakitte. Progrock havayı solumamızla burada bu tür hakim dememiz saniyelerimizi aldı. Akabinde çalan Focus ve Rush gibi grupların isimlerini hatırlayamadığım şarkıları bizi haklı çıkardı. İnsanların yaş ortalamasının yüksek olması, uzun beyaz saçlı amcaların sayısının fazlalığı ve biranın egemenliği yine bize "burada kesin pink floydla ilgili birşey var" dedirtti. Konser arasında çalan şarkıları kimsenin bilmediği şeylerden seçmeleri bizi biraz üzse ve dans edemesek dahi başlangıçta konsere hazırlık için çalınanlar biraz daha iyiydi. Ama tabi dikkatli olmak gerekirdi. Popüler olan ve insanların dinler dinlemez dans ettiği şarkıları da çalmamak gerekiyordu.

Herneyse konser başladı ve vokalist abimiz "In the flesh" için bir bağırtı kopardı boğazı yerine kalbinden. Pink Floyd'a başlanması gereken bir yerdi kesinlikle ve onu bizi hayal kırıklığına uğratan vokalsiz happiest days of our lives izledi. Another brick in the wall'da çok başarılı sayılmaz diye düşünüyorum, bilmiyorum çok çok çok beğenen var mı ? Fakaaaat tam da diyordum "amaaan" The Wall'ın güzide şarkılarından biri olan Young Lust çıktı ve yerimde duramaz oldum. Ardından muhteşem "Shine On" klavyelerle girince hemen arkamı dönüp grubumuza baktım. Herkesin suratında aşk acısının birayla örtülmeye çalışılan kekremsi ifadesi vardı :) Teşbihte hata olmaz. Upuzun güzel bir shine on sendromundan sonra çok sevdiğimiz ve Feride ile güzel yorumlandığına kanaat getirdiğimiz Welcome to the Machine. Learning to fly falan derken bi anda "Dogs" çıktı karşımıza ve baya bir heyecanlandım. Acaba dogs çalmak kolay mıydı ? Acaba nasıl yorumlanırdı vokalleri ? Ve başarılı hatta çok iyi diyebileceğim bir yorumundan sonra konser ardı arkası kesilmeyen hitlere ve duygusallıklara büründü. Hatırladığım kadarı ile "Hey You" ile ilk yarı bitti.

Kısa bir aradan sonra "On the run" hariç tüm Dark Side Of The Moon çalındı. Tabi bu olayı sadece bu cümleyle geçmek haksızlık olur. "I've been mad for f*cking years" a kadar her milimetresi ölçülerek tasarlanmış güzel bir cover idi. Yazının bu kısmına kadar sabırla okuyan arkadaşlar "Zeynep" mevzusunu hala okumadıkları için merak içindedirler. Ama onu sona saklayacağımı konserde benimle olan arkadaşların tahmin etmesi güç değil :)

Evet Zeynep mevzusu ! şöyle bir dialog oldu "Abi hepsini çalıyorlar Dark Side'ın sanırım. E bundan sonrada "Great gig in the sky" başlamalı o zaman.... hadddi canım !! " Evet o şarkı başlamıştı grand piano ile. Ama geri vokaldeki sarışın ablamız bu şarkıyı söylerse gruba gerçekten 10 üzerinden 10 verecektim artık. Fakat o da ne ? Sahneye isminin Zeynep olduğunu şarkı bittikten sonra öğrendiğimiz başka bir ablamız çıktı ve "Great gig In the sky" parçasının agresif kısımlarını başarıyla icra etti. Ağzım açık kalmıştı. Ardından diğer geri vokal ablamızda geri kalan kısmını gayet iyi söylemişti. Ah Claire Tory dedim içimden. Zeynep harikaydı, Zeynep muhteşemdi, Zeynep geceye damgasını vurmuştu. Sonunda sanırım alkolünde etkisiyle, "Great gig in the sky söyleyebilen biriyle evlenilir be abi !! " kanaatına varmıştık. :)

Dark Side Of the Moon bölümü bitti, ve Wish you were here başladı. Ne yalan söyleyeyim yaktım bi sigara. İyiydi hoştu ve en hoş kısmı vokalleri mekandaki herkesin bağıra bağıra beraber söylemesiydi. Sanırım akabinde mother veya pigs on the wing vardı. Veee Comfortably Numb... Pür dikkat gitarlara bakar olmuştuk Levent ile :) "Nası peki abi nası yani nası bu ton ?" diyordum o da "Bilmiyorum abi bilmiyorum ve bilmiyorum" diyordu. Ardından PULSE tadında Run Like Hell. Bir anda vokalist abinin ikiye bölündüğünü sandım çünkü yanında aynı siyah t-shirtlü ve ona benzeyen biri belirmişti. Bu insanın arkada oturan klavyeci olduğunu sonradan anladık :)

Ve bitti diyorduk... evet bitti Run Like Hell ile. Tabi insanlar bis yapmaları için ısrar ettiler çılgınca ve Vokalist ablamız "beş dakika rica ediyoruz sizden" dedi. Beş dakika sonra grup Echoes ile tekrar canlandı büyüdü sahnede ve ardından Sheep. Tabi bunlar olurken dört kişi kalmıştık artık arkadaş grubundan. Konser bitmeden çıktık fakat saat 03:30 gibiydi... artık huzur içinde uyuyabilirdik :) Bu arada kimsenin fotoğraf makinesi getirmemesi çok enterasan oldu gerçekten fakat konsere ait Shine On ve başka videolar mevcut sanırım. ilgili arkadaş paylaşırsa vakit bulup memnun oluruz.

Evet ilk kez Türkiyeli bir gerçek tribute grubunu izlediğim konser anım bu şekilde arkadaşlar. Konsere katılan arkadaşlardan yorumları bekliyorum. Grubun web adresi :http://www.7pf2p.com/
iyi günler dilerim.

15 Haziran 2008 Pazar

Mark Knopfler Kuruçeşme Konseri

Selamlar arkadaşlar. Dün gece döndüğümüz Mark Knopfler konseri gezimiz tüm aksiliklere rağmen başarıyla sonuçlandı. Gerek Varan Turizm'in İstanbul'da kaybolması, gerek köprü trafiği, gerek ortaköy trafiği konseri kaçırmamıza yetmedi. Aksine ayrı bir hırs kazandırarak koşmamıza ayaklarımıza bambaşka bir kuvvet gelmesine neden oldu diyebilirim.

Konsere on dakika gecikmeli de olsa yetişebildik. İlk şarkı Cannibals ve sonrasında sanatçının sık sık çalmayı sevdiği şarkısı "What It Is" idi ve bu şarkıyı "Why aye man" takip etti. Bundan sonra tekrar What it is'e döndü ve sonra tempoyu iyice düşürerek "Sailing to Philedelphia" albümünün cılkını çıkarttı Mark amca. Konsere çok geç gittiğimizden gerilerde duruyorduk ve önümüzdeki kalabalığın düşük tempolu şarkıların ardı ardına gelmesinden dolayı ne kadar sıkıldığını gözlemledik. Öyle ki birara Reina'dan atılan havai fişekler konser izlemekten daha cazip geldi insanlara sanırım :)

Otobüste gelirken CNN TÜRK kanalından izlediğim Mark Knopfler basın toplantısında "ben popüler müzikle ilgilenmiyorum. Türkiyede yapılan rock müzik hakkında bir bilgim yok. Hatta ingilterede yapılan rock müziği de artık takip etmiyorum. Sanatçılar popüler kültüre yönelik çabuk tüketilen müzikler yapmayı tercih ediyorlar artık. MTV'de gösterilen müzikleri insanlar daha hızlı unutuyorlar. Benim yaptığım müzikle bunun bir ilgisi yok, bu yüzden fazla ilgilenmiyorum" diyordu. Ve haklıydı çünkü suratındaki ifade aynen " ben yaptım kardaş dinliyosanız dinleyin, ben bunu yapıyorum... stratındanda gibsonındanda aynı tonu yakalarım synth işine girmem hammondla harikalar yaratttıttırırım" der gibiydi.
Nitekim konserde de dinleyicinin ne beklediği ile fazla meşgul olmayan ve kendi solo albümlerine Dire Straits'den daha çok ağırlık veren bir tempo izledi. Dire Straits yıllarına ait olarak 5 şarkı çalındı konserde. Bunlar sırasıyla
-Romeo and Juliet (Arda'ya şu flüt solosunun ardından Romeo and Juliet çıkmazsa giderim ben burdan dediğim)
-Sultans of Swing ( konser izleyicisinin %90'ının beklediği )
-Telegraph Road ( bunca Straits şarkısı arasından çalınmasına çok şaşırdığım )
-Brothers In Arms ( çalmaz aaabi, mümkün diil çalmaz dediğimiz )
-So Far Away ( baba hala yaşıyor dediğimiz )

Solo albümlerinden ise Marbletown, Cannibals, son albümünün ilk şarkısı : True love will never fade, The fish and the bird, Hill farmer's blues gibi şarkılar çaldı Mark Knopfler. Konser ha bitti ha bitecek diye korkan izleyici heyecanla Money For Nothing beklerken bir anda Going Home : Local Hero Theme başladı ve aha geçmiş olsun sözcükleri yerleşti dudaklarımıza. Kalabalık çıkışta zeki bir konser izleyicimizinde bahsettiği gibi bu şarkı son bis şarkısıydı ve bunun ardına birşey koymazdı Mark baba. Tüm i want my MTV beklentilerimiz suya düşerken umarsızca arkamıza bakarak konserden ayrıldık.

Yeterince uzun olan bir konser olmasına rağmen şarkıların seyirciyi tatmin etmemesi sonucu kısa gibi gözüktü herkese. Fakat sahnede Mark Knopfler vardı ve insanlar bu adamın üç parmaklı çaldığı gitar stiline ve şarkı sözlerine hayrandı. Seyirciye spot ışık verildiğinde herkesin ellerini havaya kaldırıp So Far Away şarkısına el çırpması, ben ve Arda gibi konseri arkadan izleyen insanlar için muhteşem bir görüntüdür.

Beynimize kazınmış daha nice Mark Knopfler konseri anılarımızı teknik imkansızlıklar ve aptallığımız yüzünden fotoğraflara kazıyamadık malesef. Ama buna rağmen Arda cep telefonuyla Brothers In Arms'ı baştan sona kaydetmeyi başardı. Umarım yazımın altına yakın zamanda ekleyecektir. Bunun yanında 13,800 kişi izlediğimiz konserden küçük bir videoyu sizlerle paylaşayım.
Mark Knopfler - Kuruçeşme 13.06.2008

Koşuşturmacasıyla, İstanbul'un azizliği ve berbatlığıyla, ve en önemlisi Dire Straits şarkılarını Mark Knopfler vokalinden ve kırmızı beyaz stratocaster'ından dinlemekle bir konser maceramızın sonuna geldik. Son olarak belirtmeden geçemeyeceğim Varan Slooow ile seyahat etmeyin yaşlanırsınız :)

Konser bileti : 80 YTL
Konsere yetişmek için Taksim-Ortaköy arası Taksi parası : 10 YTL
Taksimde bir gece konaklama : 40 YTL
Mark Knopfler'ı canlı izlemenin keyfi : paha biçilemez :)

16 Haziran 2007 Cumartesi

Al Di Meola Konser Fotoğrafları

10 Mayıs 2007 Al Di Meola ve Midsummer Nights Quartet Konseri
















30 Mayıs 2007 Çarşamba

Al Di Meola Ankara Konseri (20.05.07)


Evet Al Di meola 3 sene aradan sonra tekrar Ankaradaydı ve bizde Atılla beraber oradaydık. Genel atmosferi yine aynıydı. Al Di Meola'dan pek anlamayan klasik entel dantel Ankara sosyetesi katılımcılarının oluşturduğu konserde çılgın gitaristimiz gayet güzel bir performans sergiledi. Her ne kadar beğenmesemde son albümünü yinede, ben çılgın çalarım en anti melodik gamlar bulurum beyninize sokarım, acayip hızlı çalarım imajında sevilen şarkılarından çok kendi şarkı listesini çaldı Di Meola.

Yanlış anlaşılmasın tabi gayet hoş ve güzel bir konserdi. Özellikle bisten sonra "Sizleri duyamıyorum, ne çalmamızı istiyorsanız daha yakına gelip söylemeniz gerek." dedikten sonra herkes ayağa kalkıp sahnenin önüne hücum etti. Bu görüntülerin ve konserin bir kısmı Atıl ve ben tarafından high definition dvd kalitesinde videoya kaydedildi tabi :) Ayrıca dışarıda çıkartma CD ve poster falan satılıyordu. Grubun perküsyoncusu Gumbi Ortiz sahneden ayrılmadan "Al sizler için imza dağıtacak" dedikten sonra hemen dışarı koştuk bekledik. Tabi ondan önce konser arasında ben arabaya koşup Elegant Gypsy plağımı aldım. Dışarıda imza beklerken oldukça ilgi gördü plağımda. Bir iki koleksiyoncuyla muhabbet ettik. Al Di ile beraber fotoğraf çektiremedik ama 1977 basım Elegant Gypsy plağımı imzalattığım için mutluyum. Ayrıntılar ve resimler için Atıl'ın blogunahttp://atilu.blogspot.com/ adresinden bakabilirsiniz. Not : Yukarıdaki fotoğraf Anıl tarafından çekilmiştir. :)

8 Nisan 2007 Pazar

Jean Luc Ponty Ankarada idi

Sevgili arkadaşlar gerçekten muhteşem diyebileceğimiz bi konser izledik 7 Nisan gecesi. Baştan itibaren bu harika olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Jean Luc Ponty 16 yaşında Fransız devlet konservatuarından "aferim ulan sen süper keman çalıyosun" lafını duyup ödülünü alıp çıkmış. Sonra ilk albümünü 1962de çıkarmış ve klasik caza yönelmiş. Fakat bizim sevdiğimiz ve nu popüler kılan dönemleri fusion ağırlıklı gruplar ve kişilerle beraber yaptıkları. Örneğin Frank Zappa ile olan albümü veya Mahavishnu Orchestra ile 70lerin başında McLaughlin ile yaptıkları. Ayrıca Al Di Meola ve Stanly Clarke gibi sayısız virtüöz ile çalışmış olan Jean Luc Ponty 5 telli elektrik kemanı ve çalış stili ile Fusion ve Progressive Rock çehresini değiştirmiştir 70lerde. Favorilerim arasında yıllar önce dinlemeye başladığım ve Atıl'ında favorisi olan Enigmatic Ocean albümünde bulunan Mirage ve ayrıca en duygusal şarkısı olarak nitelendirdiğim Only Feel Good With You vardır.

Gelelim Konsere. MEB Şura salonunda konseri en arka sıradan izlememize rağmen Atıl'la Mirage ve Egocentric Molecules gibi şarkıları kameraya çekmeyi başardık... Sony Handycam sağolsun bize DVDye kayıt olanağı ile yarım saat Hi-Def çekme fırsatı verdi. Konserin sonlarına doğru Jean Luc Ponty "en sevdiğim cazcılardan Thelenous Monk'un Monk's Mood şarkısını çalacam" demesiyle hepimiz ağzımı bi karış ayırdık şaşkıncana. Ayrıca muhteşem bi şarkı olan Nostalgia'yı solo olarak gözümüze soktu bakın ben virtüözlüğü bitirdim dermişçesine 65 yaşındaki çakı gibi fransız. Herneyse kısaca konser böyle, tabi davul sololar perküsyon sololar ve bas sololarda oldukça şaşırttı ve başarılı bulundu izliyicilerin alkışlarıyla.

Gelelim Anıl ve Atıl kulise nasıl girdi. Evet yanlış yazmadım. Kulise girdik ve Jean Luc Pontye ve tüm gruba Life Enigma albümünü imzalattık. Tabi Cosmic Messenger 33lüğümü getirmediğime yandım açıkçası ama yinede yanımızda Sony handycam olması gerçekten mucize idi. Konserden sonra miks masasında oturan fransız amcayla yarım yamalak ingilizcesi yüzünden pek anlaşamadım fakat derdimi anlattım. "Will he sign something for us after show ?" dedim pek anlamadı sonra tarzanca anlaştık ve adam bizi kulise soktu. Orada ayrıca TRT3 deki Stüdyo FM programının yapımcısı Yavuz Aydar ile de fotoğraf çektirdik. Falan filan derken çok güzel bi konser geçirdik gençler işte.

10 Şubat 2007 Cumartesi

Vincent Cavanagh & Duncan Patterson @ Ankara 8/12/2006

Anathema'nın akustik bir konseriydi, işte yukarda da yazdığı gibi Duncan ve Vincent vardı. biz de görmüş olduk kimmiş bu adamlar. Gölge Tunalı'yı şimdiye kadar hiç bu kadar güzel görmemiştim (aşağı kat) ışıklandırma ile ve biz içeri girdiğimizde yere oturmuş anathema bekleyen o insanlarla akustik havasına girmişti mekan. Neyse konser de güzeldi, yeni şarkılar öğrendik, eskiden bildiğimiz güzel şarkıların coverlarını dinledik (Pink Floyd,Beatles), duygulandık.

Vincent'ın şarkı aralarında aşırı uzun konuşması,Duncan'ın da bu araları iyi değerlendirip Şampanya şişesini ağzından düşürmemesi akustik olan bu konseri "zil ve zurna ile akustik" kıvamına getirecek diye korksam da olmadı :) Yine de nedeni bilinmez "DJ session" kısmı diye bişi olmadı. Belki daha çok şarkı çalmak için yapmışlardır.

Güzeldi, harastı, bitti...

5 Şubat 2007 Pazartesi

Roger Waters @ İstanbul 22/06/2006

Evet gençler Pink Floyd İstanbula geldi. Yani en azından bir kısmı ve Derleme ekibinden ben ve iki arkadaşım ordaydık. Ben askerden yeni gelmiştim. Kulağımın pasını silmem gerekiyordu. Fazla sildim galiba çünkü bu konserden sonra uzunca bir süre canlı performansları beğenemedim. Çünkü konser harikaydı. Tek kelimeyle süüpper.

İşte biz dışarda sıra beklerken. şunu söyleye bilirim ki beklemesi bile eylenceliydi. Adamlar içeride ses düzenini deniyorlardı çünkü(;>



Sıra uzundu ve giderek uzamaya devam ediyordu. ama biz çok stratejik bir hareket yaparak 1 saat kadar giriş karşısında yani caddenin karşısında çekirdek yedikten sonra sıranın bu kadar önüne kaynaya bildik (;>




Vakit ilerliyor ama sıra ilerlemiyordu. Çünkü kapılar daha açılmamıştı.

Ben içinde bulunduğumuz duruma inanamıyordum. Bundan çok diil 1 sene kadar önce 2005 te ankarada tv de pink floyd çıktığında Fücur arkadaşımızla birbirimizi arayıp; çığlıklar atıyorduk " abi pink floyd u canlı dinliyoruz inanamıyoooruuuum!!!" die bağırıyorduk. Ama birazdan kapılar açılacak ve tam anlamıyla canlı dinleme fırsatımız olucaktı.



Ve işte içerdeyiz. Kritik bir koşuyla sahneye bayaa yakın bir yer kaptık. Görüntü sizi yanıltmasın VIP alanına kadar önümüzde en fazla 10 kişi vardır. Ve tabiki mutluluğumuz yüzümüze yansıdı(;>


İçerideydik ve önlerdeydik. Gergin bir bekleyiş bedevi Derleme ekibini sarmıştı. Acaba bir aksilik çıkarmıydı!
ama hiç bir aksilik çıkmadı onun yerine sahneye roger çıktı. Ve ortalığı yaktı kavurdu.



Ve işte ilk şarkı ekranda sigara dumanı göründü müzik başladı. ve İstanbul kuruçeşme arenayı bir ot kokusu kapladı. kim içiyordu bilmiyorum ama açık havada o kadar kokması için bizim dışımızdaki herkezin içiyor olması lazım ve sanırım içtilerde. Bizde içmiş kadar olduk. Konser harikaydı. David ne olurdu be üstad sende gelseydin de şöle bi tam pink floyd dinleseydik. Ama Roger waters ta Türkiyeye geldikten sonra şimdi David Gilmour u bekliyorum.

Kaçıranlar eminim üzülmüşlerdir. işte size ne kaçırdığınızı görme şansı;

http://www.youtube.com/results?search_query=roger+waters+istanbul

30 Ocak 2007 Salı

Chick COREA @ ANKARA(17/01/2007)

Sizlere Chick Corea'nın geçtiğimiz günlerde Ankara'da verdiği solo piyano konserinden izlenimler aktaracağım. Öncelikle konser salonunda çok güzel bir atmosfer vardı,Ankara'da yaşayan hiçbir Chick Corea hayranının konseri kaçırmadığını düşünüyorum.Chick konser boyunca seyircilerle sık sık sohbet etmeyi unutmadı. Sanırım belirli bir setlist yoktu, Chick nota defterinden istediği şarkıları çaldı.Cep telefonumdan bazı fotoğraflar çekmeyi de unutmadım,işte burada.