DenizThetis(ex derleyici) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DenizThetis(ex derleyici) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2008 Cumartesi

The Sons of Katie Elder (1965)



Yakın tarihli bir yeniden çevrimi(Four Brothers – 2005) de varolan The Sons of Katie Elder aslında günümüzde benzeri bir şekilde çekilmeyen/çekilemeyen bir film. Western türünün alışılmış öğelerini barındırsa da bir noktada diğerlerinden kendini soyutlayabilen bir tavrı var. Dingin haliyle, aksiyona uzaktan göz kırpışıyla muayyen bir biçimde safını belli ediyor. Yani bu bağlamda filmi minimalist bir western
olarak vasıflandırmak pek de yanlış olmayacaktır …

Bresson misali bir minimalizmden bahsetmediğimiz için bir trenin uzunca bir yoldan gelip paldır küldür seyircisini hikayenin orta yerine bırakıvermesi hiç de ters tepmiyor aksine yerinde ve isabetli bir tercih oluyor kendi janrı dahilinde. Sanki istasyonda bekleyen üç kardeş de bizim için ordadırlar; Tom, Bud ve Matt Elder. Henüz ismini bilmiyor da olsak Tom’un oldukça pespaye bir insan olduğunu şıp diye anlayıveriyoruz. Ortada söz konusu bir cenaze varken bu üç kardeşten en yoz davrananı da kendisidir. Ama bakmayın onlara kardeş denildiğine soyadları dışında ortak hiçbir değerleri olmadığı gibi birbirlerini sadece kulaktan dolma bilgilerle tanımlamaya çalışıyorlar. Hatırladıkları anılar ise bir elin parmak sayısını geçemeyecek kadar az. Bu üç yabancı en büyük ağabeyleri John’u karşılamak için istasyondadırlar ama o kötü nam salmış silahşor trenden inmez. Biz seyirci ineriz o trenden inmesine ama ne yazık ki diğer kardeşler gibi Katie’yi sağ salim görmek bize de nasip olmamıştır. Elimizden gelen tek şey ihmal edilmiş hayatı bir başına solmuş kadının cenazesine iştirak etmektir. Cenaze merasiminde de herkesin yüzünde anlaşılmaz bir can sıkıntısı mevcutluğu gözümüzden kaçmaz. Katie Elder hakkında bitmek bilmeyen övücü sözlerdir belki de canlarını sıkan. Sebebi mühim değil lakin şöyle bir çıkarımda bulunmak yanılgı olmayacaktır. Katie’nin herkesçe sevilen iyi huylu bir insan olmasına rağmen zor şartlarda hayata veda etmek zorunda kalışı insanların ikiyüzlülüğüne yapılan bir anıştırma. Zira John ile Bud arasında geçen ikili diyalog bu tezi destekler nitelikte. ‘’Hakkında söylenenler doğru mu John?’’ ‘’Sadece kötü olanlar.’’ Kel ölür sırma saçlı, kör ölür badem gözlü olur hesabı…Şurası da var ki annesinden altı ay önce şaibeli bir biçimde öldürülen babası için de art niyetli laf eden yok, edenler de adı üstünde hasım. Bu düşmanlık ve üzerinde taşıdığı kötü nam yüzünden en büyük kardeş(John Elder-John Wayne) ise cenazeyi uzaktan -ölüm haberini yeni aldığı babasının mezarının başından- izlemek zorunda kalır, nasıl olduğunu bilmesek de bir şekilde gelmiştir annesine veda etmeye…

John Elder yaş itibariyle en çok itibar gören kardeştir. Filmdeki karakterlerin yaşları ve kişilikleri arasında da düz bir mantık vardır zaten: İnsanlar yaşları büyüdükçe daha da umursamaz oluyorlar hayatın soysuzluğuna karşı. Bu yüzden de annesinin ölümüne üzülen tek kişinin Katie’nin en küçük oğlu olmasına anlamlı bir gerektirici sebep sunuluyor. John ise itibarını soğuk tavrıyla tescil etmekte esasen. Yaşlardan bahsetmişken birkaç ilginç detaya da değinmek lazım. Katie Elder, mezarında yazdığına göre öldüğünde 64 yaşındaydı ve onun en büyük oğlunu oynayan John Wayne ise film çekildiği sırada 57 yaşındaydı- yine en küçük kardeşi oynayan Michael Anderson Jr. ile Wayne arasında da 36 yaşlık bir fark vardı. Bu etkenlere ve henüz çekimlerden dört ay önce akciğer kanserinden kurtulmuş olmasına bağlı olarak Wayne’in biraz tutuk bir oyunculuk sergilemesinde özür aramak çok adil olmayacaktır. Üstelik babası altı ay önce, annesi ise henüz ölmüş birisine göre bu denli sönük olması daha bir mütenasip olmuş.

Söz anneden bahsetmeye gelmişken filme adını veren Katie’nin geri dönüşlerle bile olsa yüzünü görememiş olmamız en az oğullarının üzerine sinmiş suçluluk duygusu kadar tedirgin edici bir hal alıyor seyirci için. Evet Katie’nin adı var ama kendisi yok demek akla aykırı olabilir. Nitekim, film boyunca varlığını hissettirmekten bir an bile vazgeçmiyor. Geriye bıraktığı sandalyenin zaman zaman sallanması henüz oğulları üzerindeki etkisinin sona ermediğini imliyor. Aynı şekilde filmdeki varlığı da olayların basit bir intikam öyküsüne dönüşmesini anaçça engellemesiyle etkin bir role dönüşüyor. Evet aslında dört kardeş anne ve babalarının art arda gelen ölümlerinin ardındaki soru işaretlerini cevaplamak istiyorlar lakin bu yolda bela arar gibi bir tablo da çizmiyorlar. Bu amaç doğrultusunda hikaye annelerini ve daha çok birbirlerini keşfetmelerinin hikayesine dönüşüyor. Yolculukları çoğu zaman birbirlerine zılgıt vermekle duraklamak zorunda kalsa da pratikteki bu birbirlerine yabancı, kendilerine yiğit kardeşleri Katie diğer taraftan terbiye etmek için elinden geleni yapıyor. Örneğin her ne kadar eğlenceli gösterilse de onları ateşli bir kavganın ortasından çıkartmak için bir yabancı gönderiyor oğullarına; bir at satıcısı. Kardeşlerin annelerine gösterişli bir mezar taşı yapmak için tartıştıkları sırada attan bir heykel dikme fikirlerini hatırlayınca bir at satıcısının ansızın çıkagelmesi elbette tesadüf olamaz.

Kardeşler vicdan azaplarını törpülemek için böylesi bir çözüm buluyorlar ve bütün bela da başlarına bu mezar taşı yüzünden geliyor esasında. Tüm mal varlıklarının yağma Hasan’ın böreğine dönmesine içerledikleri söylenemez. Adını duyanın korktuğu silahşorun dahi biraz vurdumduymaz kör Ayvaz olmasına şaşmamak gerek. Çünkü bu eğreti kasabaya yakışmadıklarını kendileri de biliyorlar bu yüzden vicdan meselesini kapatıp uzaklaşmak istiyorlar ama ve lakin o mezar taşı yok mu? Bir bakıma zorla intikam nosyonuna sürüklenmek zorunda kalıyorlar, çatışma da karşı tarafın açgözlülüğünden doğuyor, kardeşlerin intikamıyla nispeti yok. Ya herro ya merro, yani…

Filmin bu uslu tavırları kendini diğerlerinden ayırırken sahneler ya da mizansenler asla batağa sürüklenen zavallı insanlar manzarasına dönüşmüyor. Bütün bu kazanımlarına rağmen o denli sempatik de bir film değil The Sons of Katie Elder, bu yüzden herkesçe sevilmesi pek de sıkıntı ve zahmete girmeden yapılabilecek bir eylem değil. Hatta western sevmeyen bir seyirci için hiç ilgi çekici bir spesiyalite sunmaması gerekçesiyle burun kıvrılası bir film. Hele ki her filme mutlak sokulan o aşk mefhumunun bu filmde yer almayışı yine bazıları için sıkıcı olabilir. Ancak filmde sadece tek bir kadın karakterin olması onun da esas oğlana aşık olmaması kimileri için daha yerinde olacaktır. Ki bu şekilde kadınların tek tipleştirilmesi tartışmaya açık olsa da kadın karakterin mümkün olduğunca müspet olarak nitelendirilmesi feminist yaklaşım açısından kabul edilebilir. Yine de inandırıcı olmadığı münakaşa götürmez, o ayrı… Tercihleri bir kenara bırakırsak o ‘’bir’’ kadın hala muamma tutumunu koruyor, henüz yerini bulamadı…

6/10

1 Haziran 2008 Pazar

Sin noticias de Dios (2001)

Gerek idelerimiz gerekse de hayatı yaşayış biçimimiz olsun sürekli devinim halinde oluşumuz herkesçe(başta Herakleitos’ca) bilinen bir gerçek ve gün geçtikçe de fikirlerimizi daha özgür sunma şansına sahip oluşumuz da bu hal ve vaziyetin neticesi olan bir diğer hakikat. Türkçe’si: Bahsettiğim devinim yedinci sanat için sınırları genişletmek adına önemli bir kazanım. Daha somut konuşmak icap ederse yarım asır önce sinema yapmak isteyen bir sanatçının önünde gidebileceği iki yol uzanıyordu. Birisi etliye sütlüye karışmamayı gerektirirken(sinemada emir kulu olmak) diğerinde aksini yapabilmek, biraz özgür olmak için türlü cambazlıklara maruz kalarak imgeler yaratmak lazım geliyordu ve ancak o şekilde söylevde bulunabilmeleri mümkün kılınıyordu(bkz: Andrei Tarkovski, Jean Luc-Godard). Bu da sanatı halk için yapan sanatçılar ile halk arasında karşılıklı iletişimsizliği yoktan var ediyordu. Kendinin patronuysan eğer sivri dilli olamazdın ve konservatör anlayışa ters düşmen filmin ölüm fermanını imzalamakla eşdeğerdi. Daha ne sıkıntılar, ne cefa, ne mihnet varın siz düşünün. İspanya’nın 75 yılına kadar faşist diktatör Franco tarafından yönetilmesi sözünü ettiğim ifade özgürlüğü açısından olaya farklı bir anlam katıyor elbette. İspanya bu bastırılma meselesi yüzünden en fazla başı ağrıyan ülkelerden birisiydi. Peki bütün bu söylediklerimin bahis konusu filmle alakası nedir? Cevap: ‘’Sinemadaki ifade hürriyetinin Sin noticias de Dios’da tuhaf bir şekilde filmin aleyhine dönmesi’’dir. Kısıtlamaların yaratıcılığı tetiklediği mi yoksa körüklediği mi hala cevap bulamamış bir soru ancak bazı örnekler gösteriyor ki ‘’özgürlük’’ ciddi bir şekilde suistimal değil çarçur ediliyor. Bu keyfiyet Dijital Sinema’nın yönetmenlerin ekmeğine yağ sürmesi beraberinde sinema tarihini hiç çekilmemesi gereken filmlerle kirletebilmesine de sebep olabiliyor.

Sin noticias de Dios, henüz sinemada toy olan Agustin Diaz Yanes tarafından yazılıp yönetilmiş ve bu zatın en popüler ve nispeten de en başarılı(popüler olma nezdinde) filmi. Oyuncu kadrosuna bakınca(Penelope Cruz, Gael Garcia Bernal…) nedendir bilinir insan Pedro Almodovar filminde zannediyor kendini ama Yanes’in Almodovar ile uzaktan yakından akrabalığı yok.

Her ne kadar Yanes’in parmak bastığı nokta halkın mitleştirdiği dini kavramlar üzerine olsa da filme cüretkar diyebilmek deli saçmasından başka da bir şey olmazdı. Hikayesine göz atınca duyulan heyecan film esnasında can çekişerek ölüyor. Öyle ki kelimelerin ettiği vaatten ve açılış sahnesinde hissedilen yoğunca kara mizahtan sonra dağ doğura doğura fare doğurdu demekte hiç beis görmüyorum. Film aslında ilk önce bizi Fanny Ardant ile tanıştırıyor, bu filmde ne işi vardı?.. Fanny Ardant Cennet İşleri Sorumlusu Marina D'Angelo rolünde siyah beyaz bir dünyada -pardon cennette- karşımıza çıkıyor. Ele geçirmeleri gereken bir ruh vardır o da bu yüzden Cennet’teki bir gece kulübünde sahne alan Marilyn Monroe-vari Lola Nevado(Victoria Abril)’dan yardım istemeye gider. Öte yandan renkli Cehennem’in Yetkili Danışmanı Davenport(G. G. Bernal) da boş durur mu hiç! O da Lola’ya karşı güç olarak Goodfellas’ı izlemesine bir gün kala öldürülen Carmen Ramos(Penelope Cruz)’u ‘’kutsal’’ ve en az Cleopatra’nın burnunun iki cm daha uzun olmaması kadar önem teşkil eden göreve atar. Görevleri iyi ile kötünün sınırlarında gezen boksör müsveddesi Manny(Demian Bichir)’i kendi yanlarına çekebilmek. İyi olan Manny’nin boksu bırakması ve annesine özür niteliğinde bir mektup yazması kötü yanı da tam tersi. Yani iki meleğin film boyunca uğraştığı kutsal mesele incir çekirdeğini doldurmayacak kadar basit görüldüğü üzere. Beri yandan Yanes fantastik bir film de çekmeye çalışmamış(Cennet’in de Cehennem’in de yöneticileri fanilere söz geçiremeyecek kadar doğaüstü güçlerin eksikliğinden muzdaripler), bahsettiğim mitleri ayaklar altına alan bir mizah anlayışı kurmuş kendi kafasında. Hoş buna lafımız yok ama filmin de güldüren bir yanı yok. Bazen fazlasıyla ciddiyeti takınıyor ancak bu kez de filmi takan kim!

Dediğim gibi filmin çatışmasının haddinden fazla buğulu olması onu katlanılmaz ve amaçsız kılıyor. Elbette bu bir zaaf değil ama ezkaza böyle bir sonuç çıktığı da gayet vazıh. Bir de Yanes’in film içerisindeki şahsi tercihlerine temas edelim. Cennet’in siyah beyaz olarak peliküle aktarılması yerinde bir tercih olmuş, gösterişten uzak ve renklerle kirletilmemiş saf bir mekan olarak canlandırılmış. Cehennem ise fazlasıyla renkli ve hali hazır dünyadan pek bir farkı yok; kalabalığın, kirliliğin, seks ve beraberindeki şiddetin hakimiyet kurduğu bir yere mekan tutmuş. Oradan çıkıp gelen Carmen’in Dünya’da da seks objesi olarak değerlendirilmesi de tam olarak bu sebepten vuku buluyor ve bu hal Dünya ile Cehennem’i birbirine daha da yaklaştırıyor.

Yanes’in sinema tarihinin en gereksiz, en itici, en baş ağrıtıcı, en bostan korkuluğu, en burnundan soluyan, en çakar almaz, en çehre züğürdü, en çiğ süt emmiş ve benzeri nitelendirmelere müstahak karakteri(Manny) aracılığıyla kadın gururunu aşağılamaya yeltenmesi de geriye kalan kredisini dolduruyor…

Son tahlilde gördük ki cennet hayal kırıklığı, cehennem endişe verici film ise her ikisi birden.

4/10

31 Mayıs 2008 Cumartesi

The Alamo (2004)



Bazı filmler vardır o denli büyüktür ki övmek için nitelendirme sıfatı bulmakta zorlanırsın, yine bazı filmler vardır o denli ‘’bayağı’’dır ki ‘’kötü’’ bile olamayışından mıdır nedir eleştiri denen işi zorlu bir hale getirir. İşte The Alamo da tam olarak ikinci kategoriye denk düşen bir film.

İşe filmin öyküsünü ve gişedeki(bizzat Amerika’da) vahametini -daha isabetli bir tabirle- iki seksen uzanışını hatırlatmakla başlayalım da durumun ciddiyetini daha iyi kavrayalım. Öncelikle belirtmekte yarar var ki Alamo Kalesi Amerikan tarihinde Teksas’ın ülke topraklarına katılması açısından önemli bir konuma sahip. Ve fakat gel gör ki böylesi kritik bir savaşı konu alan kutsal kahramanlık öyküsünün bizzat o kahramanların varisleri tarafından kaale alınmamış olması insanı ister istemez düşünmeye sevk ediyor. Belki de öykünün herkesçe bilinen bir sonu olması ve filmin bunu avantaja çevirememesi asıl nedendi, yani salt hikayesinden başka filmin dikkate aldığı herhangi bir mefhum yoktu…

1835-36 yılları arasında Albay William Travis ve emrindeki ufak askeri birliğinin, gönüllü ve yine küçük bir grup asker ile zamanında halk efsanesi/kahramanı halini almış isim Davy Crockett de dahil olmak üzere bir avuç adamla Alamo Kalesi’nde 2000 kişilik ‘’kaka’’ ve ‘’cız’’ diye tabir edilmesi meşru Santa Anna’nın ordusuna karşı verdikleri mücadelenin hikayesi bu.

Film seyircilerce yeterince ‘’hareketli’’ olmamakla itham edilirken, eleştirmenler de filmde ele alacak bir yan bulamadıkları için filme burun kıvırdılar -haklı olarak. The Alamo her anlamda yapımda emeği geçenlerin elinde patladı desek yeridir. Bunun sebebi her iki kesime de dalkavukluğa yeltenmesi olsa gerek. Lakin gişeye oynamak ile sanatsal olmak arasında ikili oynarken ikileme düşmesi neticesinde ikisine de sap olamıyor. Hülasa açıktan kazanmaya çalışırken pek çok yönden açık veriyor The Alamo.

John Lee Hancock’ın filmi sıkıcı olmaktan ya da akıcı ol(a)mamaktan hüküm giymemeli. Bu basit bir suçlama olurdu hakkında. Zira Theo Angelopoulos ya da Yasujiro Ozu filmlerine bağışıklık kazanan bünyemiz filmdeki hareketsizliği zaaf olarak değerlendirmedi. Filmde göze batan daha önemli sıkıntılar mevcuttu. Nedir örneğin? Ana ve ‘’örnek’’ karakterlerin(kahraman mı demeli yoksa) pembe dizi karakterleriymişçesine birbirlerine düşürülmesi, o da yetmezmiş gibi mahalle kadını ağzıyla birbirlerine entrikalı laflar sokmaya teşebbüs etmeleri hem filmin yakalamaya çalıştığı(ama açıkça yakalayamadığı) ciddiyeti baltalıyor hem de onu bayağılaştırıyor basbayağı.

Başka? Dramatik yapıyı güçlendirmek adına iyi adamların karşısına her türlü kötü sıfattan nasibini almış karşı güç(karakter) koymak gibi kolay yola kaçıp kaçak güreşmek uygun görülmüş senaryo yazılırken. Öyle ki Meksikalılardan tiksinmememiz için hiçbir neden kalmıyor hatta elimize silah verseler gidip Alamo adına seve seve canımızı vereceğiz. Onlar ki yakaladıkları asileri kurşuna dizerken kura çekmek gibi ulusal ve ‘’etik’’ bir geleneği göz ardı edecek kadar gözleri dönmüş canavarlar. John Lee Hancock böyle düşüneceğimizi sanarak latife ediyor olmalı, latife canım.

Ben ise belki de haddim olmayarak filmdeki tek bir karakteri kandilli temennaya layık görüyorum; Santa Anna’yı (Amerika hakkındaki ileri görüşlülüğünü kim inkar edebilir ki)… Bu rolün hakkından Emilio Echevarría öyle bir başarılı geliyor ki film bittiğinde yanıma kar kalan tek şey performansı oluyor, kendimi bir tek bununla avutabildim. Yüzü, yürüyüşü, bakışı, gülüşü(sinsice sırıtışı mı demeli), korkunç karakterine yamadığı nezaketi ve her haliyle ‘’iyi’’ yazılmış ‘’kötü’’ bir kahraman. Diğer oyuncuların da hakkını vermek gerekmiyor lakin kapasitelerini de şöyle bir düşününce Echevarría’dan başka işini ciddiye alan yok gibi bir sonuç çıkıyor. Su katılmamış ifadeyle filmin oyuncu seçimi yanlış olmasa da oyuncuların film seçimi isabetsiz bir karar olmuş.

Filmin eleştirilen başka bir yönüne de değinmek istiyorum: Savaş sahnelerinin yetersizliği… İşte buna katılmıyorum, bence filmin övülebilecek nadir niteliklerinden birisi savaş sahnelerinin tasarımı ve canlandırılmasıdır. Sanaldan uzak bir kaos yaratılmaya çalışılmış, yaratılmış da nitekim(yediği kurşunla birlikte ölü taklidi yapan böcekleri andırarak yere kapaklanan figüranları görmezden geliyoruz burada). Ancak aralara sıkıştırılan beylik konuşmalarla birlikte alttan verilen coşturmaya yönelik olduğu aşikar müzik de filmin bu iyi vasfını gölgede bırakıyor.

John Lee Hancock son kez can havliyle filmin paçasını kurtarmak adına duygu sömürüsüne yeltense de ne yazık ki onu da palas pandıras yapmaya çalıştığı için adamakıllı beceremiyor. Zulu filmine yaptığı gönderme(Meksikan bandosuna karşı Davy Crockett’in keman çaldığı sahne) için de övülmüyor kimselerce… İzlenip ders alınası bir film…

3/10

30 Mayıs 2008 Cuma

Zulu (1964)


Her ne kadar Zulu; yaşanmış, gerçek ve adeta destansı bir olaydan hareket edilerek bizzat İngilizler tarafından çekilmiş olsa da kendine edindiği dert askerlerinin ne kadar kahraman ve yürekli olduğunu sinema aracılığıyla tüm dünyaya ispatlamak değil.

Film, 22 Ocak 1879 yılında Zulu halkının yaklaşık 1500 kişilik İngiliz ordusunu yerle bir etmesinin hemen ardından 4000 adamıyla İngilizlerin hastane ve inşa ettikleri ve yaklaşık 140 askerle korunan bölgelerine saldırmalarının hikayesini ele alıyor. Hikayesi aksini vaat etse de lirik bir savaş filmi ile karşı karşıya olmadığımız daha açılış sahnesinde rahip Otto Witt’in sözleriyle vurgulanıyor: ‘’Cesaret paradan daha önemli.’’ Bu sözlerle yönetmen Cy Endfield rakiplerini ya da daha doğru bir deyimle düşmanlarını yüceltiyor. Hazır yönetmenin adı geçmişken isminin çoğu kişiye yabancı gelebileceği aşikar, haklı olarak. Zira filmografisinde adamakıllı başarılı ya da popüler olmuş film yok desek yeri, Zulu’yu genellemenin dışında bırakacak olursak… Lakin bu kıstaslar göz önünde tutularak filmi gayri ihtiyari amiyane ummak şiddetli yanılsamaya dönüşebilir bünyenizde çünkü Zulu yönetmenin ismi için beklenmedik bir şekilde keramet niteliğinde.

Muhabbet yönetmenden açılmışken, film içindeki rolüne bakınca belki de eleştirilmesi en mümkün eksiklik olarak karşımıza çıkıyor. Filmin biçemindeki olgunluğun yönetmenin bilinçli seçimlerinden vücut bulduğunu söyleyebilmek kolay değil. Filmi senaryo sürükleyip götürüyor amacına dek. Ridley Scott ya da Terrence Malick filmlerindeki görsel üsluptan, stilize çalışmadan ufak bir kırıntı dahi yok Zulu’da. Dediğim gibi yönetmenin filme katkısı olsa olsa oyuncuları yönetmekten ibarettir, emin değilim. Görüntü yönetimi de özensiz yapılmış hissi uyandırıyor dersek çok mu ileri gitmiş oluruz! Üstelik neden ‘’Zulu’’? Daha iyi bir isim bulamamışlar mı bulmak mı istememişler?

Bunca menfi eleştiriden sonra Zulu’yu özel kılan nedir? Basit, çünkü bir savaş filmi değil savaş üzerine yapılmış bir film aynı zamanda beylik ve kesin bir eleştiri de değil –diğerlerinden farklı olması da buradan geliyor… Filmde tek bir savaş var ve o da belli ki kasıtlı olarak mümkün olduğunca geciktiriliyor. Uzun bekleyiş ardından gelen savaş esnasında da seyirci için herhangi bir coşku unsuru servis edilmiyor. Bu yüzden eğlence arayanları savaşın bizzat kendisiyle yüzleşince heveslerinin kursaklarında kalacağı konusunda uyarmış olayım da.

Bu savaş meydanındaki askerler ölüm meleği değiller, zaten ölüm mefhumu da gerek film için gerekse de Zulu halkı için fazla bir anlam ifade etmiyor. Zira Zululular problem kendi adamlarını öldürmek de olsa ölümün önünde dans etmek de olsa gerekeni yerine getirmekten hiç çekinmiyorlar yine de bu tutumları asla seyircinin onları duygusuz olarak sıfatlandırmalarına mahal vermiyor; o ayrı. İngiliz cephesine göz atınca da yine o beylik kahramanların hiçbirini göremiyoruz. Çünkü bu cephenin askerleri inekle muhabbet etmeyi, ses tellerini açmayı, konser vermeyi savaşa tercih eden insanlar. Kimisinin aklı çelinmeye hazır diğeri ise silahına süngü takmaktan aciz. Öte yandan hasta yattıkları yatakta dahi kendileri hatta hayatları için çırpınan rahibin kızına saygısızlık edecek kadar ‘’insan’’lar da. Korunması gereken bir erdem, özgürlük ya da savaşmak için özgürlük ise mevzubahis bile değil. Hatta neden savaştıklarını dahi bilmiyorlar, sadece orada oldukları için savaşıyorlar, kimisi hırsız olduğu için kimisi de can sıkıntısından kendini savaş alanında buluyor. Öldükleri zaman sebebini dahi bilemeyecek oluşları kendi adlarına yazılmış büyük bir trajedi iken aldıkları son nefesle ‘’Neden?’’ sorusunu yöneltmek ruhlarını şad etmeye yetecek kadar gayretli bir girişim olmasa gerek. Amaç belki de sadece insanın hoyratlığından doğan güçlü olmak/kazanmak işi hem de konunun ne olduğuna önem vermeksizin, bu bir savaş da olabilir basit bir şarkı da. Onlar da ‘’insan’’ oluşlarının bedelini ödemek adına biniyorlar bir alamete gidiyorlar kıyamete nitekim…

Daha önce de değindiğim gibi savaş sahneleri asla coşkulu bir heyecan vaat etmiyor, hatta izleyici kimin kazanacağını merak etmekten çok başka nosyonlar hakkında muhasebe yapmakla meşgul oluyor o sırada. Bunun sebebi savaşın olabildiğince yapay resmedilmiş ve gereğinden uzun tutulmuş olması. Savaşın kendisi yapay olsa da bu duruma tezat teşkil eden gerçek insanlar filmi sürükleyip götürüyor. ‘’Kahraman’’ İngilizlerin düşmanlarıyla ilk yüzleşmeleri esnasında yüzlerinde beliren ifade gözden kaçacak gibi değil. Açık seçik ve haklı olarak, bir şekilde korkuyorlar. Savaş arasında John Chard ile Gonville Bromhead arasında geçen ikili diyalog ise korkularını adeta tescil ediyor. Bromhead’in ‘’İnsanın korkudan ağzı kuruyor,’’ sözünü Chard samimi bir itirafla yanıtlıyor: ‘’Bir nehiri içebilirdim!’’

Düşmanları, yani Zulular ise kana susamış düşmanlar değil kesinlikle. Aksine söz konusu öldürmek olunca zaman zaman gözlerinde bir anlık tereddüdün belirdiği anlara dahi şahitlik etme şansımız oluyor izleyen olarak… Evet nitekim ölmekten korkmasalar da öldürmek bazen sorun teşkil ediyor. Ölüme gayri ciddi yaklaşmaları da savaş konusundaki garip yöntemlerini ve cesaretlerini(enayilik diye de okunmaya müsait durum) anlamak adına mantıklı bir gerekçe sunuyor seyirciye.

Hemen yazımın başında adı geçen ve susması imkan dahilinde olmayan rahip Otto Witt’in hikayedeki yeri ve rolü felsefi yorumlara açık olmasından dolayı ayrı bir önem arz etmekte. Bir rahibin savaş ortasında ne işi olabilir, üstelik hikayenin gidişatı içerisinde yeri yokken? Bu karakter işte o an bir anda soyutlaşıyor ve ağzından çıkan kelimelerle birlikte ‘’vicdan’’ kimliğine bürünüyor. Chard’ın vicdanını susturmak için onu kilit altına alması ise manidar bir hal alıyor, şöyle bir düşününce. Üzülerek belirtmek zorundayım ki sonuçta vicdanları da ayakta duramayacak kadar sarhoş olarak onlara ihanet ediyor, belki vicdanlarının sağlam olmayışından kaynaklıdır bu ‘’günah’’ da. Ama ondan önce de Tanrı’nın vicdanı görmezden gelmesi ya da hiç görmemesi gibi bir sorunsal var ki o ayrı bir tartışmanın ham maddesi…

En nihayetinde Zulu savaş sonrası hissedilen şaşkınlık, utanç ve sevinememe ruh hallerine getirdiği sorularla ve kendisini izletirken seyircisine ‘’Vur, öldür, gebert!’’ gibi hırçın hatta insanlık dışı(tabi insanlık nedir onu da tartışmak lazım, zira kullanım yeriyle yanlış bir anlam yüklenebilir bu deyime) sözler söylettirmemesi daha da önemlisi finalde düşmanları kutsayarak iki tarafı da hem kazanmış hem de kaybetmiş(daha çok) olarak gösterebilmesiyle ve belgeseli andıran haliyle de ‘’öpözgün’’ bir seyirlik…

‘’Savaşı savaş olmasın diye yaptı, yayını kırdı ve mızrağını toprağa sapladı…’’

7/10


29 Mayıs 2008 Perşembe

Blowup (1966)


Bu metin spoiler içermektedir. Filmi izlemeyenlerin okumaması tavsiye edilir.


Sinema nedir? Gördüklerimiz mi doğrudur, baktıklarımız mı yoksa göremediklerimiz mi? Şu an burada olduğumuza inandığımız için mi varız yoksa gerçekten var mıyız? Eğer bizden var olduğumuzu ispatlamamız istenseydi ne yapardık?

Michalengelo Antonioni'nin filmi aslında bir gün parkta yaşlı bir adam ve sevgilisinin fotoğrafını gizlice çekerken bir cinayetin fotoğraflarını yanlışlıkla kamerasına alan, hayatından tatmin olamamış bir fotoğrafçının gerilim dolu hikayesi değil. Evet filmin konusu bu ama Blowup aslında bir film bile değil. L'avventura filminde olduğu gibi aykırı tavrını Blowup'ta da gösteren Antonioni bu eserinde sadece felsefe yapıyor daha fazlasını değil. Örneğin film başlıyor ama bitmiyor çünkü bu bir film değil aslında. Yüzeysel olarak bakıldığında anlamsız ve sıradan gelebilecek bu film öylesine zekice hazırlanmış bir bulmacadır ki kusur bulmak samanlıkta iğne aramaya benzer. Zira kusur olarak gördüğünüz ve sinsice güldüğünüz durumlar ise fikrinizi tekrar gözden geçirdiğinizde sizi çoktan ters köşeye yatırmış oluyor.

Film neticede Thomas'ın iddiasını kanıtlayamamasıyla bitiyor bitmesine ama filmi bizzat Thomas'ın gözünden izlediğimiz için ilk başta onun gerçeği bizim de gerçeğimiz oluyor. Biraz dikkat ettiğimizde ise Antonioni'nun gerçekler ve algılar hakkında yeterince ve yerli yerinde ipuçları verdiğini görüyoruz. Örneğin:

1. Thomas ve partide karşılaştığı modeliyle arasında şöyle bir diyalog geçiyor:
T: Senin Paris'te olduğunu zannediyordum.
M: Ordayım.

2. Thomas birlikte çalıştığı modellerine gözlerini kapatıp beklemelerini emrediyor. Bütün işlerini halledip tekrar stüdyoya döndüğünde modellerin hala orada beklediğini öğreniyor.

3. Lynn Redgrave'in Thomas'ın ev adresini nasıl bulduğu açıklanmıyor.

4. Parkta ilk karşılaşmalarında Thomas ve Lynn arasında şöyle bir konuşma geçiyor:
T: Herşeyi açıklamana gerek yok. Daha yeni tanıştık.
L: Hayır. Biz tanışmadık. Sen beni hiç görmedin.

5. Thomas'ın bir ressam arkadaşı çizdiği bir resim üzerine 'Çizerken hiçbir anlamı yoktur, ancak çizdikten sonra resimlerimi bir şeylere benzetirim.'', der. Daha sonra da resimleri bir şeylere benzetmenin dedektif hikayesindeki ipucu gibi olduğunu açıklar.

6. Thomas arkadaşıyla bir kafede otururken 'Keşke çok param olsa ve gitsem buralardan.', der ama film boyunca iyi görünümlü bir arabayla gezer. Sonrasında ise uğradığı antikacıdaki kızın işinden sıkıldığını ve artık başka bir ülkeye uçmak istediğini öğrenir. Belki de bu yüzden tahta bir pervane satın almıştır Thomas.

7. Kocaman parkın bomboş olması dahası cinayeti işleyenlerin ceseti parkta bırakıp kaçmaları. Gece yarısında Thomas cesedi parkta görür ama sabah geldiğinde yerinde yoktur. Katil onu götürmek istemediyse şimdi neden yerinde yoktur ceset? - Evet ceset orada yoktur çünkü artık Thomas onu görmek istememektedir.

Bütün bunların ötesinde Blowup tüm zamanların en ilham verici filmleri arasında yer almayı hakediyor. Sinemanın kalıplarını yıkan, filmin kendisinden çok mesajını, kimsenin gözüne sokmadan, vermesini bilen Antonioni şapka çıkartılası bir insan. Filmlerini hissettiği gibi çekmesi, anlatımı sıradan tutup öykünün altına mayınlar döşemesi, herşeyden öte sanatı seyirci için değil sanat için yapması, seyircilerinin zekasına güvenmesi, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını ısrarla vurgulaması açısından Antonioni gerçek bir üstad...

10/10

Il Deserto Rosso (1964)


Antonioni'nin değişen dünya ve ekolojiye karşı tavrı olan bir yönetmen olduğunu okumuştum ve bu tavrını ortaya koyduğu bir filmini de ilk defa izleme şansı buldum. Evet Antonioni'ye karşı beslediğim önyargılar gittikçe zayıflamakta. Filmi ise baştan sona her daim izleyeninin merakını besleyen, her şeyiyle başka bir alem. Her ne kadar sanayileşen bir dünya hiçbirimiz için yabancı olmasa da film uzak bir gelecekte geçiyormuş hissi uyandıracak kadar melankolik. Ayrıca bu film Antonioni'nin ilk renkli filmi olma özelliğini de taşımaktaymış ki gerçekte sadece renk seçiminden Antonioni derdini ortaya koyuyor nevrotik renkler ve nevrotik bir kahramanıyla... Filmdeki favori sahnem ise Guiliana, kocası ve yakınlarının kaldıkları bir kulübede üşüdükleri için duvardaki tahtaları söküp yakmalarıydı ki insanlığın anlık ihtiyaçları için yaşadıkları dünyayı mahvetmelerine yapılan en sağlam gönderme bu olsa gerek.

9/10

Year of the Dragon (1985)



Çok fazla film üretmemiş olsa da kariyeri hep iniş çıkışlı olan bir yönetmenin filmidir bu: Michael Cimino’nun. The Deer Hunter filmi ile hatırı sayılır bir takdir topladıysa da sonraki filmlerinde ne eleştirmenler ne de izleyici nezdinde aynı mertebeye yükselebildi, söz konusu bu filmi saymayacak olursak. Hoş, gerçi The Deer Hunter filminin başarısı kimilerince hala tartışılır. Velhasılıkelam birilerince övülürken diğer bir kesimce ‘’övülmesinin nedenleri’’ tartışılır bu ismin günümüzde de. Naçizane fikrimi dile getirecek olursam ben de Cimino’yu sinemanın üstatlarından görmem lakin bu denli vurun abalıya muamelesi görmesi filmlerinin tartışılacak kadar derin olabileceğinin ve ciddiye alınması gerektiğinin ipucunu veriyor(çıkışı düğüm olan bir ipucu).

Esas filmimize gelecek olursak genç Joey Tai’nin Çin Mahallesi’nde hüküm sürdüren mafyanın lideri olması ile Stanley White’ın o bölgeye görevli polis memuru olarak atanması hemen hemen aynı zamana denk düşer. Ve ikili üzerinde kurulan filmin çatışması diğer olayları da tetiklemeye başlar.

Daha ilk dakikasında kasvetin yoğun şekilde hissedildiği ölümcül bir dünyanın içine adım atmak üzere olduğunu anlıyor seyirci. Michael Cimino küçük çaplı da olsa(Çin Mahallesi) içinden çıkması zor bir dünya vaat ediyor. Öyle bir dünya ki en az Stanley White'ın evinin içi kadar problemli. Karısının bozulan çamaşır makinesini kendi elleriyle tamir etmeye çalışması, elini attığı muslukların elde kalması polis memurunun işinin ne denli kompleks bir halde olduğuna dair ufaktan sinyaller veriyor.
Filmdeki Çinlilerin hemen hemen hepsinin katil, kumarbaz, eroin bağımlısı, kalpsiz, korkak gibi önadlarla resmedilmesi sorunsalı ise filmin Çin'de nasıl karşılandığı konusunda merak teşkil etmiyor desem yalan olur. Esas oğlanın gidip de Çinli bir kıza aşık olması gönül almak adına uzatılan bir gül müdür yoksa çelişki midir karar veremedim. Ancak çelişkiden bahsetmişken filmin son sekansından hemen önceki doruk sahnede olabilmesi mümkün bütün kötü sıfatlarla(bir sahnede kendisini hayli yardımsever gördüğümüzü ıskalamayalım) ete kemiğe bürünen Joey Tai’nin gösterdiği erdem ne derece doğal bir tepkidir bilinmez… Öte yandan filmin iyi adamı da etik olarak bakınca pek de ahlakçı birisi olarak değerlendirilemez, bu da sözü şuraya getiriyor; bu hikaye kötüler ile kötüler arasında geçen galibiyet savaşıdır. Zira film boyunca Stanley’nin aldığı kararlar büyük oranda felaketle sonuçlanıyor ve her hareketinde kendisine pragmatist bir tavırla rol biçiyor. Hatta bu hikayede yer almasının ve inadının temelinde de geçmişinden kalma Vietnam saplantısı en büyük etken, kim aksini iddia edebilir ki! İyi bir polis değil kesinlikle, kendini kaybedip suçlulara hiç çekinmeden saldırabiliyor kısacası bir çok hareketinde idine hizmet ediyor.

Bütün bunlar bir yana haddizatında filmde Capt. Stanley White rolündeki Mickey Rourke'ın(henüz 28 yaşında) performansı yer yer yönetmenin bile önüne geçiyor. Zira Oliver Stone tarafından kaleme alınan senaryodaki ana karakterin nasıl resmedildiği gözetilmeksizin tuhaf/gizemli bir çekimi olduğu iddia edilebilir. Filmde sık sık değinilen ırkçılık ise biraz kör gözüm parmağına bir hal almış, söylemeden geçemeyeceğim.
7/10