

Yakın tarihli bir yeniden çevrimi(Four Brothers – 2005) de varolan The Sons of Katie Elder aslında günümüzde benzeri bir şekilde çekilmeyen/çekilemeyen bir film. Western türünün alışılmış öğelerini barındırsa da bir noktada diğerlerinden kendini soyutlayabilen bir tavrı var. Dingin haliyle, aksiyona uzaktan göz kırpışıyla muayyen bir biçimde safını belli ediyor. Yani bu bağlamda filmi minimalist bir western olarak vasıflandırmak pek de yanlış olmayacaktır … Bresson misali bir minimalizmden bahsetmediğimiz için bir trenin uzunca bir yoldan gelip paldır küldür seyircisini hikayenin orta yerine bırakıvermesi hiç de ters tepmiyor aksine yerinde ve isabetli bir tercih oluyor kendi janrı dahilinde. Sanki istasyonda bekleyen üç kardeş de bizim için ordadırlar; Tom, Bud ve Matt Elder. Henüz ismini bilmiyor da olsak Tom’un oldukça pespaye bir insan olduğunu şıp diye anlayıveriyoruz. Ortada söz konusu bir cenaze varken bu üç kardeşten en yoz davrananı da kendisidir. Ama bakmayın onlara kardeş denildiğine soyadları dışında ortak hiçbir değerleri olmadığı gibi birbirlerini sadece kulaktan dolma bilgilerle tanımlamaya çalışıyorlar. Hatırladıkları anılar ise bir elin parmak sayısını geçemeyecek kadar az. Bu üç yabancı en büyük ağabeyleri John’u karşılamak için istasyondadırlar ama o kötü nam salmış silahşor trenden inmez. Biz seyirci ineriz o trenden inmesine ama ne yazık ki diğer kardeşler gibi Katie’yi sağ salim görmek bize de nasip olmamıştır. Elimizden gelen tek şey ihmal edilmiş hayatı bir başına solmuş kadının cenazesine iştirak etmektir. Cenaze merasiminde de herkesin yüzünde anlaşılmaz bir can sıkıntısı mevcutluğu gözümüzden kaçmaz. Katie Elder hakkında bitmek bilmeyen övücü sözlerdir belki de canlarını sıkan. Sebebi mühim değil lakin şöyle bir çıkarımda bulunmak yanılgı olmayacaktır. Katie’nin herkesçe sevilen iyi huylu bir insan olmasına rağmen zor şartlarda hayata veda etmek zorunda kalışı insanların ikiyüzlülüğüne yapılan bir anıştırma. Zira John ile Bud arasında geçen ikili diyalog bu tezi destekler nitelikte. ‘’Hakkında söylenenler doğru mu John?’’ ‘’Sadece kötü olanlar.’’ Kel ölür sırma saçlı, kör ölür badem gözlü olur hesabı…Şurası da var ki annesinden altı ay önce şaibeli bir biçimde öldürülen babası için de art niyetli laf eden yok, edenler de adı üstünde hasım. Bu düşmanlık ve üzerinde taşıdığı kötü nam yüzünden en büyük kardeş(John Elder-John Wayne) ise cenazeyi uzaktan -ölüm haberini yeni aldığı babasının mezarının başından- izlemek zorunda kalır, nasıl olduğunu bilmesek de bir şekilde gelmiştir annesine veda etmeye…
John Elder yaş itibariyle en çok itibar gören kardeştir. Filmdeki karakterlerin yaşları ve kişilikleri arasında da düz bir mantık vardır zaten: İnsanlar yaşları büyüdükçe daha da umursamaz oluyorlar hayatın soysuzluğuna karşı. Bu yüzden de annesinin ölümüne üzülen tek kişinin Katie’nin en küçük oğlu olmasına anlamlı bir gerektirici sebep sunuluyor. John ise itibarını soğuk tavrıyla tescil etmekte esasen. Yaşlardan bahsetmişken birkaç ilginç detaya da değinmek lazım. Katie Elder, mezarında yazdığına göre öldüğünde 64 yaşındaydı ve onun en büyük oğlunu oynayan John Wayne ise film çekildiği sırada 57 yaşındaydı- yine en küçük kardeşi oynayan Michael Anderson Jr. ile Wayne arasında da 36 yaşlık bir fark vardı. Bu etkenlere ve henüz çekimlerden dört ay önce akciğer kanserinden kurtulmuş olmasına bağlı olarak Wayne’in biraz tutuk bir oyunculuk sergilemesinde özür aramak çok adil olmayacaktır. Üstelik babası altı ay önce, annesi ise henüz ölmüş birisine göre bu denli sönük olması daha bir mütenasip olmuş.
Söz anneden bahsetmeye gelmişken filme adını veren Katie’nin geri dönüşlerle bile olsa yüzünü görememiş olmamız en az oğullarının üzerine sinmiş suçluluk duygusu kadar tedirgin edici bir hal alıyor seyirci için. Evet Katie’nin adı var ama kendisi yok demek akla aykırı olabilir. Nitekim, film boyunca varlığını hissettirmekten bir an bile vazgeçmiyor. Geriye bıraktığı sandalyenin zaman zaman sallanması henüz oğulları üzerindeki etkisinin sona ermediğini imliyor. Aynı şekilde filmdeki varlığı da olayların basit bir intikam öyküsüne dönüşmesini anaçça engellemesiyle etkin bir role dönüşüyor. Evet aslında dört kardeş anne ve babalarının art arda gelen ölümlerinin ardındaki soru işaretlerini cevaplamak istiyorlar lakin bu yolda bela arar gibi bir tablo da çizmiyorlar. Bu amaç doğrultusunda hikaye annelerini ve daha çok birbirlerini keşfetmelerinin hikayesine dönüşüyor. Yolculukları çoğu zaman birbirlerine zılgıt vermekle duraklamak zorunda kalsa da pratikteki bu birbirlerine yabancı, kendilerine yiğit kardeşleri Katie diğer taraftan terbiye etmek için elinden geleni yapıyor. Örneğin her ne kadar eğlenceli gösterilse de onları ateşli bir kavganın ortasından çıkartmak için bir yabancı gönderiyor oğullarına; bir at satıcısı. Kardeşlerin annelerine gösterişli bir mezar taşı yapmak için tartıştıkları sırada attan bir heykel dikme fikirlerini hatırlayınca bir at satıcısının ansızın çıkagelmesi elbette tesadüf olamaz.
Kardeşler vicdan azaplarını törpülemek için böylesi bir çözüm buluyorlar ve bütün bela da başlarına bu mezar taşı yüzünden geliyor esasında. Tüm mal varlıklarının yağma Hasan’ın böreğine dönmesine içerledikleri söylenemez. Adını duyanın korktuğu silahşorun dahi biraz vurdumduymaz kör Ayvaz olmasına şaşmamak gerek. Çünkü bu eğreti kasabaya yakışmadıklarını kendileri de biliyorlar bu yüzden vicdan meselesini kapatıp uzaklaşmak istiyorlar ama ve lakin o mezar taşı yok mu? Bir bakıma zorla intikam nosyonuna sürüklenmek zorunda kalıyorlar, çatışma da karşı tarafın açgözlülüğünden doğuyor, kardeşlerin intikamıyla nispeti yok. Ya herro ya merro, yani…
Filmin bu uslu tavırları kendini diğerlerinden ayırırken sahneler ya da mizansenler asla batağa sürüklenen zavallı insanlar manzarasına dönüşmüyor. Bütün bu kazanımlarına rağmen o denli sempatik de bir film değil The Sons of Katie Elder, bu yüzden herkesçe sevilmesi pek de sıkıntı ve zahmete girmeden yapılabilecek bir eylem değil. Hatta western sevmeyen bir seyirci için hiç ilgi çekici bir spesiyalite sunmaması gerekçesiyle burun kıvrılası bir film. Hele ki her filme mutlak sokulan o aşk mefhumunun bu filmde yer almayışı yine bazıları için sıkıcı olabilir. Ancak filmde sadece tek bir kadın karakterin olması onun da esas oğlana aşık olmaması kimileri için daha yerinde olacaktır. Ki bu şekilde kadınların tek tipleştirilmesi tartışmaya açık olsa da kadın karakterin mümkün olduğunca müspet olarak nitelendirilmesi feminist yaklaşım açısından kabul edilebilir. Yine de inandırıcı olmadığı münakaşa götürmez, o ayrı… Tercihleri bir kenara bırakırsak o ‘’bir’’ kadın hala muamma tutumunu koruyor, henüz yerini bulamadı…
6/10




