7 Haziran 2008 Cumartesi

The Sons of Katie Elder (1965)



Yakın tarihli bir yeniden çevrimi(Four Brothers – 2005) de varolan The Sons of Katie Elder aslında günümüzde benzeri bir şekilde çekilmeyen/çekilemeyen bir film. Western türünün alışılmış öğelerini barındırsa da bir noktada diğerlerinden kendini soyutlayabilen bir tavrı var. Dingin haliyle, aksiyona uzaktan göz kırpışıyla muayyen bir biçimde safını belli ediyor. Yani bu bağlamda filmi minimalist bir western
olarak vasıflandırmak pek de yanlış olmayacaktır …

Bresson misali bir minimalizmden bahsetmediğimiz için bir trenin uzunca bir yoldan gelip paldır küldür seyircisini hikayenin orta yerine bırakıvermesi hiç de ters tepmiyor aksine yerinde ve isabetli bir tercih oluyor kendi janrı dahilinde. Sanki istasyonda bekleyen üç kardeş de bizim için ordadırlar; Tom, Bud ve Matt Elder. Henüz ismini bilmiyor da olsak Tom’un oldukça pespaye bir insan olduğunu şıp diye anlayıveriyoruz. Ortada söz konusu bir cenaze varken bu üç kardeşten en yoz davrananı da kendisidir. Ama bakmayın onlara kardeş denildiğine soyadları dışında ortak hiçbir değerleri olmadığı gibi birbirlerini sadece kulaktan dolma bilgilerle tanımlamaya çalışıyorlar. Hatırladıkları anılar ise bir elin parmak sayısını geçemeyecek kadar az. Bu üç yabancı en büyük ağabeyleri John’u karşılamak için istasyondadırlar ama o kötü nam salmış silahşor trenden inmez. Biz seyirci ineriz o trenden inmesine ama ne yazık ki diğer kardeşler gibi Katie’yi sağ salim görmek bize de nasip olmamıştır. Elimizden gelen tek şey ihmal edilmiş hayatı bir başına solmuş kadının cenazesine iştirak etmektir. Cenaze merasiminde de herkesin yüzünde anlaşılmaz bir can sıkıntısı mevcutluğu gözümüzden kaçmaz. Katie Elder hakkında bitmek bilmeyen övücü sözlerdir belki de canlarını sıkan. Sebebi mühim değil lakin şöyle bir çıkarımda bulunmak yanılgı olmayacaktır. Katie’nin herkesçe sevilen iyi huylu bir insan olmasına rağmen zor şartlarda hayata veda etmek zorunda kalışı insanların ikiyüzlülüğüne yapılan bir anıştırma. Zira John ile Bud arasında geçen ikili diyalog bu tezi destekler nitelikte. ‘’Hakkında söylenenler doğru mu John?’’ ‘’Sadece kötü olanlar.’’ Kel ölür sırma saçlı, kör ölür badem gözlü olur hesabı…Şurası da var ki annesinden altı ay önce şaibeli bir biçimde öldürülen babası için de art niyetli laf eden yok, edenler de adı üstünde hasım. Bu düşmanlık ve üzerinde taşıdığı kötü nam yüzünden en büyük kardeş(John Elder-John Wayne) ise cenazeyi uzaktan -ölüm haberini yeni aldığı babasının mezarının başından- izlemek zorunda kalır, nasıl olduğunu bilmesek de bir şekilde gelmiştir annesine veda etmeye…

John Elder yaş itibariyle en çok itibar gören kardeştir. Filmdeki karakterlerin yaşları ve kişilikleri arasında da düz bir mantık vardır zaten: İnsanlar yaşları büyüdükçe daha da umursamaz oluyorlar hayatın soysuzluğuna karşı. Bu yüzden de annesinin ölümüne üzülen tek kişinin Katie’nin en küçük oğlu olmasına anlamlı bir gerektirici sebep sunuluyor. John ise itibarını soğuk tavrıyla tescil etmekte esasen. Yaşlardan bahsetmişken birkaç ilginç detaya da değinmek lazım. Katie Elder, mezarında yazdığına göre öldüğünde 64 yaşındaydı ve onun en büyük oğlunu oynayan John Wayne ise film çekildiği sırada 57 yaşındaydı- yine en küçük kardeşi oynayan Michael Anderson Jr. ile Wayne arasında da 36 yaşlık bir fark vardı. Bu etkenlere ve henüz çekimlerden dört ay önce akciğer kanserinden kurtulmuş olmasına bağlı olarak Wayne’in biraz tutuk bir oyunculuk sergilemesinde özür aramak çok adil olmayacaktır. Üstelik babası altı ay önce, annesi ise henüz ölmüş birisine göre bu denli sönük olması daha bir mütenasip olmuş.

Söz anneden bahsetmeye gelmişken filme adını veren Katie’nin geri dönüşlerle bile olsa yüzünü görememiş olmamız en az oğullarının üzerine sinmiş suçluluk duygusu kadar tedirgin edici bir hal alıyor seyirci için. Evet Katie’nin adı var ama kendisi yok demek akla aykırı olabilir. Nitekim, film boyunca varlığını hissettirmekten bir an bile vazgeçmiyor. Geriye bıraktığı sandalyenin zaman zaman sallanması henüz oğulları üzerindeki etkisinin sona ermediğini imliyor. Aynı şekilde filmdeki varlığı da olayların basit bir intikam öyküsüne dönüşmesini anaçça engellemesiyle etkin bir role dönüşüyor. Evet aslında dört kardeş anne ve babalarının art arda gelen ölümlerinin ardındaki soru işaretlerini cevaplamak istiyorlar lakin bu yolda bela arar gibi bir tablo da çizmiyorlar. Bu amaç doğrultusunda hikaye annelerini ve daha çok birbirlerini keşfetmelerinin hikayesine dönüşüyor. Yolculukları çoğu zaman birbirlerine zılgıt vermekle duraklamak zorunda kalsa da pratikteki bu birbirlerine yabancı, kendilerine yiğit kardeşleri Katie diğer taraftan terbiye etmek için elinden geleni yapıyor. Örneğin her ne kadar eğlenceli gösterilse de onları ateşli bir kavganın ortasından çıkartmak için bir yabancı gönderiyor oğullarına; bir at satıcısı. Kardeşlerin annelerine gösterişli bir mezar taşı yapmak için tartıştıkları sırada attan bir heykel dikme fikirlerini hatırlayınca bir at satıcısının ansızın çıkagelmesi elbette tesadüf olamaz.

Kardeşler vicdan azaplarını törpülemek için böylesi bir çözüm buluyorlar ve bütün bela da başlarına bu mezar taşı yüzünden geliyor esasında. Tüm mal varlıklarının yağma Hasan’ın böreğine dönmesine içerledikleri söylenemez. Adını duyanın korktuğu silahşorun dahi biraz vurdumduymaz kör Ayvaz olmasına şaşmamak gerek. Çünkü bu eğreti kasabaya yakışmadıklarını kendileri de biliyorlar bu yüzden vicdan meselesini kapatıp uzaklaşmak istiyorlar ama ve lakin o mezar taşı yok mu? Bir bakıma zorla intikam nosyonuna sürüklenmek zorunda kalıyorlar, çatışma da karşı tarafın açgözlülüğünden doğuyor, kardeşlerin intikamıyla nispeti yok. Ya herro ya merro, yani…

Filmin bu uslu tavırları kendini diğerlerinden ayırırken sahneler ya da mizansenler asla batağa sürüklenen zavallı insanlar manzarasına dönüşmüyor. Bütün bu kazanımlarına rağmen o denli sempatik de bir film değil The Sons of Katie Elder, bu yüzden herkesçe sevilmesi pek de sıkıntı ve zahmete girmeden yapılabilecek bir eylem değil. Hatta western sevmeyen bir seyirci için hiç ilgi çekici bir spesiyalite sunmaması gerekçesiyle burun kıvrılası bir film. Hele ki her filme mutlak sokulan o aşk mefhumunun bu filmde yer almayışı yine bazıları için sıkıcı olabilir. Ancak filmde sadece tek bir kadın karakterin olması onun da esas oğlana aşık olmaması kimileri için daha yerinde olacaktır. Ki bu şekilde kadınların tek tipleştirilmesi tartışmaya açık olsa da kadın karakterin mümkün olduğunca müspet olarak nitelendirilmesi feminist yaklaşım açısından kabul edilebilir. Yine de inandırıcı olmadığı münakaşa götürmez, o ayrı… Tercihleri bir kenara bırakırsak o ‘’bir’’ kadın hala muamma tutumunu koruyor, henüz yerini bulamadı…

6/10

11 yorum:

happy owl ironic dedi ki...

öncelikle intikam nosyonuna diil intikam misyonuna sanırım doğrusu. ben düzeltirdim ama senin yazını değiştirmek istemedim. yazı uzun olduğu için okumaya üşenen olursa sadece son paragrafı okuya bilir.

son olarak film bu anlattıklarının dışında biraz uzun galiba, yüzüklerin efendisi nin 3 filminin de kesilmemiş halleri var 4 er saatlik toplamda aşağı yukarı 12 saat ediyo onların tamamını eleştirmeye kalkarsan bu kaç sayfa alır merak ettim. demek istediğim konu şu çok şey demek le demek istediğini en kısa şekilde sölemek arasında ince bir fark vardır, birine yetenek denir. filme gelince bulablirsem izleyecem. nasıl olsa benim hafızam 3 sn. bütün yazdıklarını unutucağım için tarafsız bir gözle burada noolcak bilmeden izleye bilirim(;> bu arada dier yazdığın filmleri de arıyorum daha bulabildiğim olmadı.

Deniz Akçadoğan dedi ki...

Film yorumu ile film eleştirileri farklı ''nosyon''lardır... Ukala gibi görünüyorsam af buyur ama ben film eleştirisi yapıyorum- seyirci yorumu değil. Madem gereksiz ve yersiz olduğuna inanıyorsunuz bundan sonra yazmam olur biter. Yani yazarım da başka bir yere koyarım. Zaten sadibey.com'da yazmaya başlayacaktım.

İyi niyetle geldiğim bu yerde bu denli sıcakkanlı karşılamanız için minnet duyuyorum. Teşekkür ederim. Ama bir blogda yazıyorsanız blog ile forum arasındaki ince farkı da sizin bilmeniz lazım.

Yanlış yerdeymişim, bunu gördük işte.

''Yahu geçen gün bir film izledim. Manyaktı, süperdi. Sonra böyle bir sahne vardı adam çatılardan çatılara atlıyordu. Manyak çekmişler. Gayet başarılı bir filmdi, mutlaka izleyin. Bir de uzaylılar vardı ki sormayın, çok güzel makyaj yapmışlar. Böyle müzikleri, efektleri filan da hiç fena değildi. İzlerken nefessiz kaldım, aman kaçırmayın. Hele filmdeki hatun afetti(Beylik bir erkek yorumu), göreceksiniz...''

Yorumsuz, teşekkürler. Hoşsunuz.

deserthawk dedi ki...

gerçekten yazılarımıza verdiğin değerden dolayı teşekkür ederiz. biz seni ne kadar sıcak karşılamak istediysekte sen kendin sen kendin karşı taraftan ne kadar sıcaklık istediysen o kadar aldın ukalalık etmek istemem ancak bence eleştiriden çok filmi yorumluyosun bense seni eleştirdim(kabul ediyorum).
ne kadar sıcak kanlı olduğumuzu göstermek içinde bence yazmaya devam etmelisin, eleştirilere açık olabildiğin sürece.
genede sen bilirsin. sonuçta kimse seni bu blog'a zorla sokmadı. zorlada gönderme gibi bir durumumuz yok.
biz teşekkür ederiz. sen bizden daha hoşsun.

Deniz Akçadoğan dedi ki...

Sevgili deserthawk şu ana kadar aldığım eleştirilerin niteliği apaçık özgürlüğümü kısıtlar nitelikteydi ki böylesi eleştirilere açık olmanın bir anlamı olduğuna inanmıyorum. Ayrıca gördüğüm kadarıyla benden başka kimseye neden böyle yazdın, neden kısa, neden bu kadar paragraf koydun vs. gibi eleştiri yapıldığını görmeden. Bir sürü yazım hatalarıyla dolu yazılardaki bariz hatalardan şikayetçi olmuşsunuz. ''Eylenceli'' meselesi gibi. O kadar da olsun değil mi?

Yazım yanlışlarıyla dolu yazıları hoş karşılayıp benim yazılarımda öküz altında buzağı arayan bir tavırla kusur aramak pek hoşgörülü bir tavır olmasa gerek, yanılıyor muyum?

Bildiklerimi paylaştığım için ukala da görüldüm, biliyorum. Ne yazık ki Türkiye'de böyle bir problem var. Alin Taşçıyan'a ukala diyenlerin sayısı bilmem kaçtır, her ağzı olan konuştukça sayı da artıyor. Evet çok biliyorsa bu onun suçu mu? Bu tablo gerçekten can sıkıcı. Bir konuda bilgiliysen ve konuşmaya başlarsan artık sen ukala, çok bilmiş ve entellektüel görünme çabasındaki cahil birisi olarak algılanıyorsun. İnsanoğlunun hoyratlığı!

Filmi iki kere izlemişim, sonra uzun uzadıya düşündükten sonra saat 11 gibi başına oturduğum yazıyı öğleden sonra 3 civarlarında bitirmişim. Emeğin karşılığı bu mudur- kaynana misali kusur aramak? Foruma yazıyormuş gibi yazmayı ben de biliyorum, kısacık yazmayı da biliyorum.(Çünkü ben bir ukalayım)Ama bunu tercih etmeyip özene bezene yazdığım yazılara hiç de haketmediği eleştirilerle karşılık vermeniz ''olgunluk''a yakışmayan bir tutum, dahası şevk kırıcı.

Normalde yapmam ama film eleştirisi hakkındaki sözlerinden sonra böylesi bir alıntı yapmak zorunda kaldım.
****
“filmin konusunu, yönetmenin, oyuncuların, gerekliyse senaristin vs kariyerini, önceki çalışmalarını, akılda kalanların kısa özetini ve pek tabii ki süper, fena değil, kötü… yorumlarını sunmak eşittir film eleştirisi” değildir, yani bir filmi eleştirmek sadece bu değildir.
buna gazete eleştirisi diyebiliriz, oysa bir film, gazete eletirisi haricinde tarihsel, auteuristik, göstergebilimsel, sosyolojik , ideolojik, psikanalitik, feminist eleştiri*… diye çok farklı yaklaşımlarla ele alınır. tür filmleri kendi içlerinde bir yorumlamayı gerektirir.
iyi bir film eleştirmeninin görevi seyirciden çok sinemayı meslek edinenleri bağlar. bilimsel, kavraması güç, entelektüel bakış sıradan izleyiciyi ilgilendirmez. o filme para verecekse parasının karşılığını alacağına gitmek ister. reklam izler gibi eleştirisini gözden geçirir. film pazarlanır.

sinemanın bir bilim olma yolundaki şanssızlığı 20. yüzyıldan yadigar, genç bir sanat dalı olmasında. bugün sırf bu nedenle her önüne gelen sinema eleştirisi yapabiliyor. ciddiye alınmıyor. spor eleştirmeninin ertesi gün filmleri yorumladığını görebiliyoruz.
sinefil olmak, bilgi sahibi olmak yeterli mi? bazan bu işin okulunu okumak bile yetersiz. 6 sanat dalını kaynaştıran, pek çok bilimle ilişki halindeki bir sanat dalına hakim olmak çok çok güç.
iyi bir film eleştirmeninin görevi seyirciden çok sinemayı meslek edinenleri bağlar. akademisyenler, yönetmenler, senaristler ciddi eleştiriden yola çıkarak çalışmalarını geliştirir.
yaratıcı çoğu kez kendi yapıtı içerisindeki alt anlamları fark etmez. farklı eleştirmenler, uzmanlıklarına göre bunları çözümler, yaratıcının önceki eserleri ya da tür içindeki diğer yapıtlarla, gündemle, toplumsal-psikolojik kodlarla bağdaştırmaya çabalar. bu konuda en iyi örnek hitchcock filmleri üstüne farklı eleştirmenlerin farklı okumaları ve yönetmenin bunlara verdiği karşılıkta aranmalı. hitchcock şüphesiz vertigo’da kilise merdiveninde geçen baş dönemsi efektli sahneyi, erkeğin vajinanın uçsuz bucaksız derinliği ve karanlığından korkması ve bu nedenle yükseklik korkusuna kapılmasını amaçlayarak çekmemiştir*. aynı şekilde pek çok filmi için yapılan çözümlemeler yönetmenin en son aklında olan şeylerdir. eleştirmenler çalışmalarıyla izleyicinin ve yaratıcının bilinçaltına değinir. bunu yapmak için de önemli bir arka plana, gerek teknik, gerek ruhsal çözümleme alanında zengin bir birikime ihtiyaç vardır. hatta bazan bu iş üstünde alın teri dökmek en anlamlısı olacaktır. “eleştirmenler de film çekmiyor ama eleştiriyor”. eh işte sırf bu nedenle eleştirileri gayet ütopik oluyor.
çünkü bir filmi açıklamak çok kolay onu anlamaksa çok zor.
***
+ Daha fazlası için Zafer Özden'in Film Eleştirisi adlı kitabına bakmakta fayda var ama baştan uyarayım kitap üç yüz küsür sayfa.
***
Fücur arkadaşa(ve tayfasına) teşekkür ediyorum, bu arada... =) Bana neden böyle yazıyorsun, yazma diyerek kısıtlama yapmadığı için...
***
Ve son olarak deserthawk film eleştirisi hakkında yanlış düşüncelerin olduğu gibi insanları eleştirirken de pek doğru bir yoldan gittiğin söylenemez...

deserthawk dedi ki...

şunu anlayamıyorsun galiba. istediğin kadar çaba mutlaka yazılarını beğenmeyen insanlar fikirlerini beğenmeyen insanlar olabilir. dünya üstünde 6 milyar insan varken hepsini birden beğenisini kazanman imkansız. ama takdir edilmek ayrı bir nokta. ben bu sebepten dolayı seni takdir ediyorum. ama yazılarını beğenmiyorum. film yorumlarını beğenmiyorum. çok uzun yazıyorsun okuyamayorum demedim, ben sana bizim bloga göre uzun yazılar olabilir ama yazıların okunası gelmiyor bana. bu sebepten dolayı seni eleştirdiysem ya kusura bakmassın ya blogda yazmassın ya şevkin kırılabilir ya da içinden gerekli olan kısımları alıp kendini düzeltebilirsin(objektif yaklaşmayı başarırsan).
belki sana bu güne kadar kimse gelip beğenmiyorum yazılarını dememiş olabilir bu da mükemmel olduğunu göstermez. ben, sen zorlamasan bu kadar eleştirmezdim zaten. yaptığımın yanlış olduğunu düşünmedim hala da yanlış olduğunu düşünmüyorum. bu kadar eleştirinin sana gelmesi kısmına gelirsek eğer biz hepimiz birbirimizi tanıyoruz eğer ki bir sıkıntım varsa bunu arkadaşlarıma karşı yüz yüze yada telefon ile oda olmadı msn ile dile getiriyorum. başka soru var mı?

happy owl ironic dedi ki...

hitchcock şüphesiz vertigo’da kilise merdiveninde geçen baş dönemsi efektli sahneyi, erkeğin vajinanın uçsuz bucaksız derinliği ve karanlığından korkması ve bu nedenle yükseklik korkusuna kapılmasını amaçlayarak çekmemiştir* alıntısına takıldım ben nerdne aldın deniz bu alıntıyı yani umarım alıntıdır senin düşüncen diildir. (;> neyse eleştiriler seni geliştirmek içindi istmeiyorsan eleştirmeyiz kim senin okumadığını kabul ediceksen ve neden okumadıklarını merak etmiyeceksen hala bu blog ta yazabilirsin herhangi bir kısıtlamamız yok. ama burda yazıp ilerde yaw kimse neden yazdıklarıma yorum atmıyo die sorucaksan die düşünerek biz kusurlarını söledik hata etmişiz bağışla bizi sen b ildiğin yolda devam et süpersin. bu ben bu işin okulunu okudum kısmınada laf etmeden edemiyecem kardeşim bende bilgisayarın okulunu okudum benden başka kimse girmesinmi yani internete bu mudur olay sinemacılarda genel bi olaydır bu. ben bu işin okulunu okudum sen kendi işinle ilgilen film eleştirisini film çekimini bana bırak tarzında (;> garip diorum başkada bişi demiyorum. blog sakinlerinden özür diliyorum sevgiler saygılar. . .

Deniz Akçadoğan dedi ki...

deserthawk;

Mesele beğenip beğenilmeme değil elbette. Ama ortamı öyle bir duruma çevirdiniz ki sanki ben birilerine karşı rüştümü üspatlamaya çalıştığım bir yarışmadaymışım da siz de jüriymişsiniz gibi oldu. Ne yapsam etsem de eleştirsem gibi. Neyse o sorun değil, keşke bunlardan çok filmler üzerine tartışmış olsaydık. Fikir farklılığını da seviyorum zaten, olması gerek ama bizzat kendimin tartışma konusu haline gelmem can sıkıcı olan kısım.
***
happy owl ironic;
Artık yazdıklarından sonra bu tartışmayı burda yürütmenin en ufak anlamı dahi olmadığını gördüm. Eleştiriler beni geliştirmek içindi? Üzgünüm bayım(doğru oldu herhalde) aynı fikirde değilim. Tanıdıklarımdan sık sık beni eleştirmelerini isterim, takdir edersin ki herkesin eleştirisi ciddiye alınamaz. Bakarsın, doğruluk payı var mı diye düşünürsün. Varsa amenna, yoksa da görmezden gelirsin. Süper ya da mükemmel olduğumu da iddia etmedim, doğru eleştiriye her zaman açığım. Yersiz ise neden kabulleneyim ki?

Bir de demişsin ki sinemacılar başkalarının işlerine burnunu sokuyor. Hiçkimsenin yazısını eleştirmedim. Çok bilmişlik mi ettim yani? Carlito's Way diyorsun misal. Sonra ''Al Pacino oynuyor, şu oynuyor, bu oynuyor. Şöyle oluyor, böyle oluyor vs.'' diyorsun. Ee, bence de böyle yazmanın bir anlamı yok, ne diye yazıyorsun ki. Senin oraya yazdıklarına filmi bilmiyorsam bile ben heryerden ulaşırım. Bana bilmediğim bir şey söylemeyeceksen ne diye konuşuyorsun ki?..

Buna rağmen bu işin okulunu okumuş olmama rağmen sesimi çıkarmadım, herkesin bir yaklaşımı ve üslubu vardır diye. Şimdi ben mi işinize karıştım yoksa siz mi bana? Herkes istediği gibi yazar. Kimi çalakalem ve yanlışlarla dolu alaveresiye yazar, kimi özenerek. Verdiğin örnek çok abesdi ve mübalağa yapmışsın... Hem benim gelişmem için eleştiride bulunup kusur arıyorsunuz, hem de diyorsunuz ki ben ''Siz sinemaya karışmayın, ben bilirim.'' demişim...

Ama dediğim gibi bunları bu ortamda tartışmak yersiz. Sinema üzerine bir platform olmamasından dolayı böylesi bir sıkıntı yaşadım.

sadibey.com'da yazmaya başladım, bir terslik olmazsa beyazperde'ye de yazmaya başlayacağım. Aklınızdan zorunuz varsa tabi, oradan yazdıklarımı okursunuz. Verdiğim geçici rahatsızlıktan dolayı özür dilerim. Umarım sinemaya bir gün daha ciddi yaklaşmayı öğrenirsiniz bunu öğrenemeseniz bile işini yapmaya çalışanları hor görmezsiniz...

deserthawk dedi ki...

deniz hayatında başarılar dilerim. bunlarıda başka bir siteden mi başka bir yerden mi alıntı yaptın bilmiyorum(bir önce ki yorumun gibi) senin düşüncelerin olarak ele alıyorum veya senin düşüncelerini ifade ettiğini varsayıyorum.
bizim neyi ciddiye aldığımızı bilmediğin gibi neyi horgörüp neyi hor görmediğimizide bilmiyorsun. senin yorumundan yola çıkarak senin etrafı hor gördüğüne dair bir izlenim aldığımıda belirtmek isterim. bak söz carlito's way'den açılmışken orda geçen bir sözü eklemek istiyorum:"You a gangster now. You can't learn it at school..." (tamam gangster lafı uymadı oraya) ben azimle pekçok işin yapılabilceğine inanıyorum o sebepten okulun çok mühim olduğunada inanmam. herkes bildiği işi yapsın tabi. biz senin işine karışmadık. ben cümlelerini anlamakta zorlanıyorum dedim. bu demek değilki sen işten anlamıyorsun veya emek harcamıyosun. bu nokta olmamızın sebebi ise tamamen konuyu çarpıtmandan kaynaklanıyor.
istediğin yerde yazabilirsin. hala burda da yazabilirsin. eleştirilere kulak arkasıda edebilirsin. doğru bildiğini savunan herkese kapımız açık.

Deniz Akçadoğan dedi ki...

:) Teşekkür ederim deserthawk, ben bu işin okulunu kendi çabamla inşa ettim. Yanlış anlaşılma olmasın, ben de sizden farklı değilim bu noktada. Öğrendiklerimi okulda öğrenmedim, yani o taş binada öğrenmedim ama yine de okulluyum...

Hor görmek mi? Neyse, sustum... :)

Dipnot: Evet anlaşılır yazmak konusundaki eleştirini ciddiye aldım, daha dikkatliyim...

İşte, The Sons of Katie Elder güzel film velhasıl. :)

deserthawk dedi ki...

eleştirimi ciddiye aldığın için teşekkür ediyorum.
ama ne demek istediğimi belirtmek adına da böyle bir alıntı yapıyorum.
her ne kadar alıntıda olsa bunu sende yazmış olabilirsin hor görmek adına: "iyi bir film eleştirmeninin görevi seyirciden çok sinemayı meslek edinenleri bağlar. bilimsel, kavraması güç, entelektüel bakış sıradan izleyiciyi ilgilendirmez." şimdi diyebilirsin ki ben yazılarımı filmi çekenlere yazıyorum o zaman bişey diyemem zaten.

happy owl ironic dedi ki...

vay be hic bu kadar uzun eleştirilmemişti yazdıklarım denize teşekkür ediyorum. (;>